logo

Aşk ve Uygarlık

Aşk ve Uygarlık

Herbert Marcuse
May Yayınları
Kasım 1968- İstanbul, 318 sayfa
Çeviren: Seçkin Çağan

Eğer özgürlüğün ilk örneği baskının yokluğu ise; o zaman uygarlık, bu özgürlüğe karşı savaş demektir.
Herbert Marcuse

Herbert Marcuse, yazdığı bu kitapla, aşk ve uygarlığı ele alarak Freud üzerinden felsefi bir araştırmayı konu edinir. Marcuse, yazdığı önsözde, bu kitapta psikolojik kategoriler üzerinde durduğunu belirtmiştir. Çünkü özellikle bulunduğu dönem de dahil olmak üzere psikolojik kategorilerin, siyasal kategoriler durumuna geldiğinden bahsetmiştir. Bu anlamda, Marcuse’un bir yanda psikoloji ile öte yanda siyasal ve toplumsal felsefe arasındaki alışılagelmiş sınırın ortadan kaldırıldığına vurgu yapması konuyu daha da açık kılmaktadır. Marcuse yine önsözde, içinde bulunduğu çağın, totaliter devletlerin olmadığı yerlerde dahi, totaliter olma eğimine sahip olduğunu söylemiştir. Ve bu kitap da bu noktada psikanalizi de işin içine katan, bu totaliterliği eleştiren bir çalışma olarak görülebilir.

Marcuse bu kitapta Freudian terimlerle düşünerek şu soruyu sorup cevabını aramaya girişmiştir:”Haz ilkesi ile gerçek ilkesi arasındaki çatışma, insanın içgüdüsel yapısının baskı yoluyla değişimini gerektirecek ölçüde uzlaşamaz durumda mıdır? Yoksa bu çatışma, özü itibariyle değişik bir yaşam deneyine, insan ve doğa arasında özü itibariyle değişik bir ilişkiye ve özü itibariyle değişik yaşantı ilişkilerine dayanan, baskıcı olmayan bir uygarlık kavramının oluşmasına yol açar mı?” (sayfa 21) Kitapta baskıcı olmayan uygarlık kavramı üzerinde de durulmuş ve bunun ütopik bir spekülasyon olarak ele alınmayacağı vurgulanmıştır. Marcuse, bu konuyu ele alırken de Revizyonistlerin tersine olarak Freud’un teorisinin özünde “sosyolojik” olduğuna ve bu özü ortaya çıkarmak için, herhangi yeni bir kültürel ya da sosyolojik yöntemin gerekli olmadığına inandığını belirtmiştir. Marcuse, bu anlamda neo-Freudian ekollerin, Freud’un görüşlerini tam olarak ele alamadıklarını belirtmiş ve bunu eleştirmiştir.
Marcuse, ele aldığı bu kitapla, psikanalizin tabulaştırılmış kavramlarını, uygarlığın temel eğilimlerini tanımlamak için kullanmaya çalıştığını belirterek, amacını psikanalizin kendisine değil, psikanaliz felsefesine yararlı olmak olarak tanımlamıştır.
Bu kitabı biz esasen bir uygarlık eleştirisi olarak okuyabiliriz. Ve bu anlamda bahsettiğimiz gibi Marcuse, Freud’un görüşlerinden yararlanmıştır. Freud’a göre insanın tarihi, insan baskısının tarihidir. Kültürün, insanın sadece toplumsal değil, aynı zamanda biyolojik yaşamını da kısıtladığı ve içgüdüsel yapısının bütününü bastırdığı üzerinde durulmuştur. Özellikle uygarlığın, insanın içgüdüsel özelliklerinin insanın aleyhine işlemesine neden olduğu vurgulanmış ve bunun eleştirisi verilmiştir.
Marcuse, Freud’un baskıcı ansal cihazın gelişimi konusundaki çözümlemesini iki düzeyde geliştirdiğini belirtip, kitapta bu iki düzeyi açımlamıştır:
“ a) Ontogenetik: Baskı altındaki bireyin, ilk çocukluktan, bilinçli toplumsal yaşamına kadar olan yetişmesi,
b) Filogenetik: Baskıcı uygarlığın, ilkel klandan kurumlaşmış uygarlık durumuna gelişi” (sayfa 36)
Marcuse, Baskı Altına Alınmış Bireyin Kaynağı, alt başlıklı bölümde, Freud’un teorisinin, gelişiminin ilk evresinde cinsiyet ile ego içgüdüleri arasındaki karşıtlık çerçevesinde kurulduğunu, son evresinde ise, bu teorinin temel konusunu, yaşama içgüdüleri (Eros) ile ölüm içgüdüsü arasındaki çatışmanın belirlediğini bahsetmiştir. Zaten kitapta Eros ile ölüm içgüdüsü arasındaki çatışmaların uygarlığın gelişim sürecine nasıl etkide bulunduğu üzerinde önemle durulmuştur. Çünkü bu ikisi arasındaki sonsuz savaş, temel dinamiği meydana getirir. Marcuse ayrıca bu bölümde id, ego ve superegoyu, Freud’un görüşleri açısından uygarlığın gelişimiyle de bağlantılı bir şekilde ayrıntılı olarak ele almıştır.
Marcuse’ a göre, baskıcı uygarlıkta haz ilkesi insanların aleyhine işleyen bir süreç olarak işlemektedir. Haz ilkesi, sadece uygarlığın gelişimine karşı koyduğu için değil, haz ilkesinin gelişimi tahakküm ve ağır işi sürdürecek uygarlığa karşı koyduğu için alaşağı edilmiştir. Baskıcı uygarlıklar cinselliği de sorunsallaştırır ve cinsiyetin toplumdışı olduğu görüşü üzerinde durulur. Kitapta Marcuse bu durumu özellikle eleştirmektedir. Bu anlamda Freud da; kültürün cinsiyetten “ amacı engellenmiş libido gibi ağır bir haraç aldığını ve cinsel yaşamın kısıtlanmasının kaçınılmaz olduğunu” belirtmiştir. (sayfa 62)
Kitapta çalışmanın da uygarlık yaşamında bireyin aleyhine işleyen bir süreç olduğu üzerinde eleştirel olarak durulmuştur. Çalışma zamanının acı ve sıkıntı zamanı olduğu belirtilmiştir. Çünkü yabancılaşmış emek, doygunluğun yokluğu, haz ilkesinin yadsınması anlamına gelmektedir. Marcuse, konuyu daha iyi açımlayabilmek için Freud’un metapsikolojisi üzerinde de durmuştur. Bu anlamda uygarlığın gelişiminin, yıkıcı güçlerin giderek erkinliğe kavuşmasına yol açtığını belirtmiştir. Kitapta Marcuse ayrıca, Freud’un bireysel psikoloji ile uygarlık teorisi arasındaki bağıntıyı açıklamayı da amaçlamış ve bunu Filogenetik düzeyde ele alarak yapmaya çalışmıştır.
Marcuse, Baskıcı Uygarlığın Kaynağı başlıklı alt bölümde, baskının kaynağını araştırma çabalarının, içgüdüsel baskının kaynağına dek uzandığını belirtmiştir. Bu anlamda Superego, Oedipus kompleksinin mirasçısıdır. Ve uygar kişiliğin olgun egosu hala ilkel insanın kalıtımını taşır. Bu bölümde, baskıcı uygarlığın gelişim tarihçesi Freud açısından ele alınmıştır. Ve burada “baba” figürü üzerinde durulmuştur. Baskıcı uygarlığın gelişim tarihi aynı zamanda hazzın tekelleştirilmesinin tarihidir. Ayrıca belirtildiği üzere Ata, baba ve despot olan kişi, cinsiyetle düzeni, hazla gerçeği birleştirir; sevgi ve nefret uyandırır; insanlık tarihinin dayanağı olan biyolojik ve sosyolojik temeli güven altına alır. (sayfa 84) Freud’a göre anaerkil dönem, bir ataerkil karşı devrimle son bulur ve bu ataerkil devrim, dinin kurumlaştırılması ile istikrar ve güç kazanır.
Freud uygarlığın gelişiminde, suçluluk duygusuna (babanın çocukları tarafından öldürülmesi) büyük rol yükler. Hatta gelişimle giderek artan suçluluk duygusu arasında bir karşılıklı ilişki dahi kurar. Bu anlamda uygarlık gelişiminin bedeli, suçluluk duygusunun artması yüzünden mutluluğun yitirilmesiyle ödendiği görüşü ağırlık kazanmıştır. Belirtildiği üzere suçluluk duygusunun kaynağı “Oedipus kompleksi” dir ve kardeşlerin elbirliği ile babanın öldürülmesi üzerinde ortaya çıkar. Bu anlamda, bizim uygarlığımızın, içgüdülerin bastırılması temeli üzerine kurulduğu belirtilmiştir. İçgüdüleri bastırılan insan kendisine yabancılaşmış insandır ve böyle bir insanın çalışıp ürettikleri, kendi potansiyellerini açığa çıkarıp gerçekleştirmesinden oldukça uzaktır. Kitapta bu durum da eleştirel olarak ele alınmaktadır. Marcuse’un Freud’un psikolojik teorisinin üzerinde durmasının önemli bir nedeni vardır. Çünkü ona göre Freud’un uygarlık teorisi, buna yönelik eleştirisi, onun psikolojik teorisinden çıkar. Yukarıda belirttiğimiz uygarlık eleştirisinin sağlam zeminlere dayanması gerekliliği de bu nedenle ele alınır.
Marcuse, kitapta ayrıca Freud’un teorisi açısından büyük önem taşıyan, yerleşik gerçeklik ilkesi (yani edim ilkesi) üzerinde durmuştur. Bunun önem taşımasının en büyük nedenlerinden biri, Freud’un içgüdüler teorisi, gerçeklik ilkesinin tarihsel niteliğine karşı en güçlü yargılardan biri durumundadır.
Baskıcı uygarlığın insanı bir araç konumuna getirmesi konusunda Marcuse, konuyu açıklayan bir biçimde Schiller’den şu alıntıyı yapmıştır:
“… eğlence emekten, araç amaçtan, çaba mükafatlandırılmaktan koparılmıştır. Bütünün sadece bir tek küçük bölümü içinde sınırlanmış olan insan, kendini sadece bir parça durumuna getirir; yalnızca, kendi çevirdiği çarkın tekdüze uğultusunu duymaktan, kendi varlığının armonisini hiçbir zaman geliştiremez ve kendi yapısındaki insanlığa biçim vereceği yerde, sadece mesleğinin, biliminin bir kopyası durumuna gelir.” (Sayfa 213)
Marcuse bu kitapta psikanalitik kavramları daha gerçekçi bir şekilde yani ayakları yere sağlam basar bir şekilde ele almaya çalışmıştır. Çünkü ona göre; yücelme, özdeşlik ve içe dönme gibi psikanalitik kavramların, sadece psişik değil, aynı zamanda toplumsal bir anlamı da vardır. Ona göre ego ile superego, ego ile id arasındaki çatışkılar aynı zamanda bireyle toplum arasındaki çatışkılardır.
Marcuse’a göre bu uygarlık düzeni bellek eğitimini de tek taraflı hale getirir. Ve ona göre: Yeti, hazlar yerine ödevleri anımsamaya yöneltilmiş; bellek vicdan huzursuzluğu suçluluk ve günahla bağlanmıştır. Akılda kalan, mutluluk ve özgürlük vaadi değil, mutluluk ve cezalanma tehdididir. (sayfa 261)
Marcuse, Neo-Freudian Reizyonizmin Eleştirisi adlı bölümde ise W.Reich, C.Jung gibi düşünürlerin görüşleri üzerinden yol almıştır. Özellikle kendi döneminde totaliter eğilimlerin yaygınlaşması ile psikanalizin de görevinin değiştiğini, psikanalizin esasen radikal bir eleştiri teorisi olduğunu vurgulamıştır.
Marcuse, Freud’un eleştirimci toplum teorisi kavramını geliştirme yolundaki en ciddi çabanın, W.Reich’in ilk yazılarında göze çarptığını belirtmiştir. Psikanalizin sağ kanadında ise, C.Jung’un psikolojisinin çok geçmeden bir yobaz düzmece-mitoloji durumuna geldiğini belirtmiştir. Marcuse’a göre Freud özgürsüzlük ve acıyı sürdürmeyi gerekli kılan baskının Batı uygarlığının en yüce değerlerini ne duruma getirdiğini açıkça görmüştür. Neo-Freudian ekoller ise aynı değerleri, özgürsüzlük ve acıya karşı en etkin çare olarak göklere çıkarmakta ve bunları, baskı üzerinde kazanılmış bir yengi olarak göstermektedir.
Marcuse’a göre Freud, özellikle, cinsiyette bölünmemiş haz ilkesinin simgesini gördüğü içindir ki; bireysel deneyin çok daha derinlerinde yatan nevrotik mutsuzluğunun ve genel mutsuzluğun kökenini ortaya çıkarabilmiş ve bütün bilinçli olarak denenmiş ve yönetilmiş baskıların altındaki temel kurucu baskıyı fark edebilmiştir. Ayrıca Freud, insan mutluluğu ve özgürlüğü ile cinsiyet arasında sürekli bir bağlantı kurmuştur. Cinsiyet, özgürlük ve mutluluk için temel kaynağı ve aynı zamanda bunların uygarlıktaki kısıtlanışının gerekçesini yaratmıştır.
Kitabın son bölümünde ise L’Express Dergisi’nin 23-29 Eylül 1968 tarihli sayısında Marcuse ile yapılmış olan konuşmanın özeti verilmiştir. Bu bölümde, o dönemde gençlerin taşıdıkları dövizlerde, Marcuse’u Marx ve Mao ile yan yana getirdikleri ve o dönemin sözcüsü olarak yücelttiklerinden bahsedilmiştir. Marcuse, bu dönemdeki gençlik eylemlerinin önemini özellikle vurgulamıştır. Çünkü ona göre öğrenciler hayali gerçeğe uygulamak çabasındadırlar ve bu kıymetli bir şeydir. O özellikle bu konuşmada göstermek istediği şeyi tam olarak şöyle belirtmiştir: “Günümüz toplumunun, her yönüyle içine dönük, baskı altında ve baskıcı olduğu; her türlü bolluk içinde dahi, siyasal özgürlük ve ahlak erkinliğinin kısıtlayıcı amaçlarla uygulandığı açıktır.” ( Sayfa 306) Ve böyle bir durumda da devrimin oluşabilmesi için, yeni bir insan tipinin, yeni ölçülerde düşünen, yeni istekleri olan, değişik özlemler duyan ve yerleşik toplumların saldırgan ve baskıcı ihtiyaçlarından başka ihtiyaçları olan bir insan tipinin gerekli olduğundan bahsetmiştir. Böyle bir yaklaşım da Marcuse’un bu kitabındaki eleştirel görüşleriyle paralellik taşıması açısından önemlidir. Marcuse bütün olumsuzluklara karşın bir umut içindedir. Ancak o gençliğin bütün çabalarına karşın, içinde işçi sınıfı olmadan hiçbir devrim olasılığının mümkün olmadığını belirtmeden de edememiştir…

 

 

Etiketler: » » »
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.