logo

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI

İnsanın Anlam Arayışı, toplama kamplarında kendi çıplak varoluşundan başka her şeyini yitiren ancak anlam duygusunu koruyarak, Auschwitz gibi dehşetiyle ünlü toplama kampından bile sağ çıkmayı başarabilen Dr. Frankl’ın yarı otobiyografik kitabıdır.

Kitap bir anlamda “Her şeyini kaybeden, bütün değerleri yok edilen, açlığın, soğuğun ve acımasızlığın altında ezilen, her an her saat imha edilmeyi bekleyen bir tutuklu olarak Frankl, yaşamı sürdürmeye nasıl değer bulabildi? Sorusunun hikayesi olmasının yanında, Freud ve Adler’den sonra 3. Viyana Okulu olarak ünlenen ve psikiyatrinin insancıllaştırılması olarak tanımlanan ekolün de tanıtımıdır.

Kitabın ilk bölümü, Frankl’ın toplama kamplarında geçirdiği deneyimlerin edebi bir aktarımıdır. Burada kitabın içeriğine geçmeden önce bir parantez açıp Frankl’ın Naziler’in toplama kampında yaşadığı dehşet verici olayları, edebi bir dille anlatmasındaki öneme de değinmek gerekmektedir. Şöyle bir soru sanırım önemlidir: İnsanın karanlık yönünü, karşısındaki insana yapabileceği zulmün sınırsızlığını, yani toplama kampındaki bütün dehşet verici olayları Logoterapi açısından analiz etmeden önce, Frankl neden edebiyata sığınmıştır? Frankl, edebiyatın insanın yarasını sarıp sarmalayan yönünü iyi yakalamış ve insanın kötülüğünü de, direnme azmini de “Toplama Kampı Deneyimleri” başlıklı ilk bölümde başarılı bir şekilde aktarmıştır. Edebiyat bir anlamda acının sığınağı ve aktarıcısı olmuştur ve böylece okura toplama kampında yaşanan acılara temas etmesi sağlanmıştır. İlk bölüm edebiyatın gücünü göstermesi açısından da önem kazanmaktadır.

Bu dipnottan sonra kitabın içeriğine göz atabiliriz. Kitap esas olarak üç bölümden oluşmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz üzere otobiyografik olan, “Toplama Kampı Deneyimleri” ve teorik olan kısımları ise Logoterapi tartışmalarına ayrılan kısımdır. Frankl birinci kısmın teorilerinin varoluşsal doğrulaması olarak iş gördüğünü belirterek, kitabı yazış amacını şu şekilde belirtmiştir:

“İstediğim tek şey somut bir örnek yoluyla okura, yaşamın her durumda, hatta en acınası durumlarda bile potansiyel bir anlam taşıdığını anlatabilmekti” (Syf. 12)

Şimdi kitabın otobiyografik ilk bölümüne göz atalım, Frankl şunları belirtiyor:

Bu bir toplama kampının, orada bulunup da sağ kurtulmayı başaranlardan birisi tarafından anlatılan iç öyküsüdür… Başka bir deyişle bu kitap şu soruya cevap vermeye çalışacak: Ortalama bir tutuklunun zihninde canlandığı şekilde bir toplama kampındaki gündelik yaşam nasıl bir şeydi? (Syf. 15)

Kitabın ilk bölümü Frankl’ın deyimiyle güçlü olanların acılarını değil, kayıtlara geçmeyen o büyük adsız kurbanlar ordusunun özverilerini, çarmıha gerilişlerini ve ölümlerini konu olarak seçmiştir. Kitaptaki temel hedeflerden birisi, ne kadar güç ortamlarda olunursa olunsun insanın direnme, anlam dünyasını koruyabileceğini göstermektir. Şimdi toplama kampında yaşananlar ile ilgili bazı ayrıntılara göz atalım:

Öncelikle çalışamayacak kadar zayıf olan tutuklular, gaz odaları ve krematoryumlar bulunan kamplara gönderiliyordu. Her tutuklunun vücuduna dövme ile de yazılan bir numarası vardı ve sadece bu numara ile çağrılıyorlardı.

Frankl ilk bölümde anılarının yanında esasen, kamp sakinlerinin şu üç evresini de açıklamaya girişmiştir:

Kamp sakinlerinin kamp yaşamına yönelik ruhsal tepkilerinin üç evresi açıklık kazanır: Kampa alınışını izleyen dönem; kamp rutinine çok iyi uyum sağladığı dönem ve serbest bırakılışını izleyen dönem. (Syf. 20)

Kitapta gündelik kamp yaşamını belirleyen pek çok kesit sunulmaktadır. Ancak biz temel karakteristikleri ele almaya çalışacağız. Frankl’ın aktardığına göre, “Birkaç haftalık kamp yaşamından sonra acı çekenler, can çekişenler ve ölümler öylesine sıradan şeyler olur ki, bunlar, tanıklık eden bir tutukluyu etkilemez olur.” (Syf. 31)

Frankl kitapta, tutukluların ikinci evresinde ortaya çıkan, coşkusal ölülük (apati) denen bir semptom’dan da bahsediyor:

“Coşkusal ölülük, yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi, bu da sonunda tutukluyu, her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştırıyordu. Bu duyarsızlık yoluyla tutuklu, kendini kısa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.” ( Syf. 32-33) Ancak bunun yanında ahlaki ve tinsel özlerine yönelik içsel bağlarının zayıflamasına göz yumanların, umutlarını yitirenlerin sonunda kampın yok edici etkisine maruz kaldıklarını da belirtiyordu.

Frankl kamptaki gündelik yaşamı aktarmanın yanı sıra o büyük kapatılmadan kurtulup özgür kaldıktan sonraki gözlemlerini de aktarıyor, özellikle şu pasaj etkileyici:

“Özgürlük”. Bu sözcüğü kendi kendimize tekrarladık, ama anlamını kavrayamıyorduk. Bu sözcüğü yıllar boyunca o kadar çok kullanmış, buna ilişkin öyle çok hayal kurmuştuk ki, anlamını yitirmişti. Gerçekliği bilincimize işlemiyordu; özgür olduğumuz gerçeğini kavrayamıyorduk. (Syf. 88) ve soruyor, rüya gerçek olmuştu, ama gerçekten inanabildik mi?

Frankl, kendi toplama kampı deneyimlerinden de yola çıkarak, en zor koşullar altında dahi, insanın pek çok şeyi elinden alınsa da, insan özgürlüklerinin sonuncusunun, yani, “belli koşullar altında insanın kendi tutumunu belirlemesi, kendi yolunu seçmesi” durumunun devam edeceğini belirtiyor. İnsan acılarına temas edip, kendi anlam dünyasını en zor koşullar altında dahi koruyup geliştirebilir. Acılara temas etmek mühim. Dostoyevski de boşuna dememiş: “Beni korkutan tek bir şey var: acılarıma değmemek”. İnsanın anlam arayışı, inşası kör zindanda bile gerçekleşebiliyorken ve bunun örnekleri varken, çektiğimiz acılar karşısında ağlayıp sızlanmak yerine, acılarımıza değip kendi yolumuzu yaratabiliriz.

Bütün bu otobiyografik bölümden sonra Frankl kendi geliştirdiği Logoterapi yöntemini anlattığı teorik kısma sıçrar. Kitap boyunca edebi aktarım ile teorik aktarımın nasıl örüldüğüne de şahitlik ederiz. İlk kısım Frankl’ın teorik varsayımlarının bir anlamda pratikte kanıtlandığı kısımdır ve bu açıdan önemlidir. Şimdi Logoterapi’ye göz atalım:

Logoterapi daha çok gelecek üzerinde, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerinde odaklaşır (gerçekten de logoterapi anlam merkezli bir psikoterapidir). Aynı zamanda logoterapi, nevrozların gelişmesinde böylesine büyük bir rol oynayan bütün kısırdöngülü oluşumları ve geri denetim mekanizmalarını odaktan çıkarır. Böylece nevrotik bireyin tipik benmerkezciliği, sürekli olarak beslenmek ve pekiştirilmek yerine, parçalanma sürecine girer… Logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür. Freudcu psikanalizde merkezi bir öneme sahip haz ilkesine (ya da buna haz istemi de diyebiliriz) karşıtlık içinde olduğu kadar, Adlerci psikolojisinin dayandığı “üstünlük arayışına” (buna da üstünlük istemi diyebiliriz) karşıtlık içinde anlam isteminden söz etmemin nedeni işte budur. (Syf. 94)

Frankl, toplama kampları gibi en zor şartlar altında dahi insanın anlam arayışını koruyup varoluşunu sürdürebilmesini temele alırken, bu anlam arayışında umutsuzluğa düşen insanın (yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygı v.b.) ruh hastası olarak kodlanmaması gerektiğini özellikle doktorun bu varoluşsal umutsuzluğu uyuşturucu ilaçlarla boğmaması gerektiğini belirtiyor. Olan sadece farklı bir yöntemle aşılabilecek varoluşsal gelişim ve gelişme krizidir.

Peki logoterapi psikanalizden ne ölçüde ayrılmaktadır?

Logoterapi, insanı, temel ilgisi sadece itkilerinin ve içgüdülerinin doyumu ve giderilmesinden ya da idin, egonun ya da süperegonun çatışan istekleri arasında sadece uzlaşma sağlamaktan ve uyarlamaktan değil, bir anlam bulma çabasından oluşan bir varlık olarak görmesi ölçüsünde psikanalizden ayrılmaktadır. (Syf. 98)

Logoterapiye göre yaşam anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak; 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek; 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.

Frankl kendi toplama kampı deneyimlerinde de hayata tutunmasını, anlam bağını korumasını, aramalar sırasında elinden alınan kitabını tekrar yazma arzusuna ve sevdiklerine ilişkin beslediği kavuşma umuduna bağlamıştır.

Biz burada Logoterapi’yi nihai kurtuluş reçetesi olarak sunuyor değiliz. Ancak Frankl’ın şu pasajda belirttiği gerçekliği de kavramaya çalışmanın gerekli olduğu aşikardır:

“Bizim kuşağımız gerçekçi bir kuşak, çünkü insanı gerçekte olduğu şekliyle tanımaya başladık. Her şey bir yana, insan, Auschwitz’in gaz odalarını icat eden varlıktır; ama dudaklarında duayla ya da Shema Yisrael ile gaz odalarına dimdik yürüyen varlık da insandır.” ( Syf. 125)

Frankl yazdığı kitapla bir anlamda insandan umut kesilmeyeceğini ortaya koymuştur. Ancak kitabı bitirirken dünyanın kötü bir durumda olduğunu ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şeyin daha da kötüye gideceğini belirtmiş ve eklemiştir:

Bu nedenle uyanık olalım, iki anlamda uyanık olalım:

Auschwitz’den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.

Hiroşima’dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz.

 

                                                                                                          Anıl Yıldız

 

Etiketler: »
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.