logo

Anne kitaplığımız nerede?

Ortaokul ikinci sınıftayım, şimdiki gibi dört artı dört artı dört gibi bir sistem yok. Beşinci sınıfı bitiren ortaokula gidiyor. Üç sene ortaokul okuyor. Ders Türkçe, öğretmenimiz bir konu anlatıyor. O zamanlar sınıfın en yaramaz öğrencisiyim. Öğretmenler sürekli anneme, “Bu çocuk evde düz duvara mı tırmanıyor?” diye soruyor. Yerimde duramıyorum (Şimdi hiperaktivite diye çocuklara tanı konuluyor.) Öğretmenimiz dersi anlatırken konu nereden oraya geldi bilmiyorum, tasarruftan, müsriflikten bahsederken insanların yakalarının biraraya gelmediğini söyledi. Parmak kaldırdım. Söz verdi. “Öğretmenim yakaları biraraya gelmiyorsa o zaman kravat taksınlar” dedim. Türkçe öğretmenimiz beni direkt dışarı attı.

Tenefüs zili çaldı. Herkes dışarı çıkarken ben sınıfa dönüyordum. Sınıf başkanı Emrahla karşılaştık. “Türkçe öğretmeni seni çağırıyor.”

“Sınıfa gidiyorum zaten.”

İçeriye girdim. Beni bir güzel azarladı. Benden adam olmayacağından falan bahsetti. Sonra yıllık ödevimi ondan almam gerektiğini, yoksa sınıfta bırakacağını güzel bir dille anllatı. Sözleri öyle ikna ediciydi ki anlatamam. Hiç itiraz etmedim, hemen kabul ettim. Evdeki kitaplıktan bir kitap okumamı ve onun özetini çıkarmamı istedi.

Okul biter bitmez soluğu evde aldım. “Anne bizim kitaplığımız nerede?” Annem yüzüme anlamsız anlamsız baktı. Hayatında ilk defa duymuş gibi, “Kitaplık?” dedi. Biraz düşündü, kelimeyi beyninde bir tur attırdıktan sonra, “Babanın kitapları dolabın altında,” Koştum elbise dolabını açtım. Kitapları çıkardım. Turgut Nereye koşuyor gibi bir sürü siyasi kitap vardı.

“Anne bunlar olmaz, roman lazım.”

“Bizde bunlar var, Uğurlara git, onlarda vardır.”

Uğur ağabeylerin kapısını yumruklamaya başladım. Uğur ağabey kapıyı açtı, yeni okuldan gelmiş, kıyafetlerini bile çıkarmamış, yemek yiyordu.

“Kapıyı kırma istersen, kullanıyoruz biz” dedi.

“Kitap lazım, roman, ödev için” soluk soluğa içeri girerken. Ortada kahvaltıyı görünce oturdum sofraının başına, babası ve annesi çalıştığı için okuldan gelip kendine kahvaltı hazırlamış, bana bardak getirdi. Ekmeğimi bandım yağda kırılmış yumurtaya, kızarmış ekmeğe tereyağını sürüp köy peynirini arasına dürmeç yapıp yerken bir yandan da bitmekte olan baldaydı gözüm. Uğur ağabey, “Ne romanı lazım” dedi. Kahvaltıyı görünce tamamen aklımdan çıkmış olan kitap aklıma geldi. Çaydan bir yudum alıp, “Türkçe öğretmeni ödev verdi. Roman okuyup özetini çıkaracağım”. Kitaplıktan dört beş tane kitap getirdi. İçlerinde en ince olanı aldım.

“Teneke/Yaşar Kemal bunu okuyup getireyim.”

“Olur, güzel roman, Yaşar Kemal çok iyi bir yazardır. Tüm kitapları var, beğenirsen diğerlerini de alıp okursun.” Balın dibini ekmek ile sıyırırken tamam anlamında başımı salladım.

Yaşar Kemal ile böyle tanışmış oldum. Ödevi bitirip öğretmene teslim ettim. Daha sonra diğer kitaplarını satın alıp okudum.

Yıllar sonra kitabevinde çalışırken Türkçe öğretmenim yanında bir arkadaşıyla içeriye girdi. Çok yaşlanmıştı. Beni görünce tanıdı. Şaşırmış bir şekilde;

“Sen burada mı çalışıyorsun?”

“Evet” dedim yanındaki arkadaşına dönüp,

“Bu sınıfın en haylaz öğrencisiydi. Bak şimdi ne yapıyor. Biz de yanılabiliyor muşuz”

“Hayır öğretmenim tam tersine, sizin sayenizde ben şu an buradayım.”

Türkçe öğretmenim ve Yaşar Kemal bana okumayı sevdiren iki insan oldu…

İyi okumalar,

Etiketler:
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.