logo

SÜT’ÜN MASUMİYETİ


Türker Körük
koruk.turker@gmail.com

Yusuf Üçlemesi’nin ikinci halkası olan ‘Süt’ Semih Kaplanoğlu’nun üçlemesinin ilk filmi Yumurta ve son filmi Bal’ı kucaklayan, doğuran, dişi bir film. Geriye doğru giden üçlemede, Yumurta Filmi’nde anlamlandıramadığımız bazı hal ve durumların şiirsel bir açılımını yakalamış Süt. Yılan ve süt metaforunu kullanarak hacim kazanan öykü, ana-oğul arasındaki ilişkinin dinsel ve mitolojik bir yansıması.

110111~1

Film insanı tedirgin eden bir sekansla açılıyor: Bacaklarından ağaca asılmış bir ‘kadın’ (hamile olması ihtimal), kaynayan sütün içine atılan, küçük bir kağıda yazılmış ‘nurlu’ sözcüklerle içindeki yılandan kurtarılıyor. Sütün dumanının neden olduğu boğucu öksürükler, kadının içindeki günahı kusması ve huzura ermesine vesile oluyor. Bu açılış sahnesi, bazı yörelerde anlatılan bir halk hikayesinin perdede vücut bulmuş hali. ‘Yılanların sütü sevmesi’ ve ‘yılanların süte gelmesi’ olarak basite indirgeyemeyeceğimiz bu hikaye, içine yılan girmiş ve annelik sütünü (masumiyetini) zehirlemesin diye yılanı başka bir sütün (masumiyetin) davetine yollandıran, aynı zamanda da hamilenin ihanetini ortaya çıkaran, onu aklayan bir durum sergiler. Cennetten kovulma mitinde de kendine yer bulan yılan, (masum) Meryem’i kandırarak onun ihanetine zemin hazırlar ve yasak meyveyi yemesine sebep olur. Filmin afişinde de başarılı bir şekilde kullanılan bu mit, Yusuf’un ruh halinden ilerleyen filme onun gözünden bakabilmemize yardım ediyor. Açılış sahnesinin yılan, süt ve kadın çemberi, Yusuf’un aklında (Yusuf’a göre) ‘annesinin ihaneti’ olarak berraklaşıyor öykü boyunca.

Baba figüründen hiç bahsedilmiyor filmde (baba figürüne üçlemenin son filmi ‘Bal’da yoğunlaşmış yönetmen). Sütçülük yaparak hayatlarını kazanıyor Yusuf ve annesi Zehra. Evde annesinin bir yılan görmesiyle başlayan ve o yılanın bulunamamasıyla da iç huzursuzluğuna (korku değil, belirsizlik) kapılan Yusuf, o ‘uğursuzluğun’ gelip çatacağı günü bekliyor usulca. Ve o ‘uğursuzluk’ Yusuf’un kafasında, anneye talip olan bir istasyon şefiyle somutlaşıyor.

Yusuf’un iletişim problemi ve kendine güvensizliği, arkadaş ortamına (kahveye) girememesinde, madende çalışan bir arkadaşının yanında kendini huzurlu (biraz da tedirgin) hissetmesinde, kızlarla konuşamamasında gösteriyor kendini bize yer yer. Yaşadıkları kasabanın boğuculuğundan muzdarip Yusuf, kendini şiirde (dergide yayımlanan birkaç şiir ve alkolik bir öğretmen) bulmaya çalışıyor. Hastalığından dolayı askere alınmamasının verdiği gerginlik, annenin onu ‘sütten kesmesi’, kendine olan güvenini daha çok yitirmeye, saklanmaya ve kabuğuna çekilmeye itiyor Yusuf’u. İletişimsizlik (kız arkadaşlarla) Yusuf’un kasabadan askerlik muayenesi için çıkmasıyla yok oluyor. Filmin ilk dakikalarında kızlarla iletişim kuramayan Yusuf, büyük şehirdeki bir kitapçıda ilk kez gördüğü bir kızla uzun uzun (şiir üzerine) konuşabiliyor. Kasabanın Yusuf’un üzerindeki felç edici etkisini gösteren diyaloglar ve sahneler, madende ve şehirde görünür kılıyor kendini. Sessiz sedasız boğulduğunu hissettiğimiz Yusuf, bakışlarında ve hareketlerinde kaçmayı, kendine bir yer bulmayı, o yere ait olmayı ne kadar istediğini anlatıyor adeta.

Annenin kendinden uzaklaştığını içten içe kabul etmek istemeyen Yusuf, gizli gizli gözlüyor ve takip ediyor annesini. Anne Zehra’nın aynanın karşısında kendini seyredişi, beğenilme arzusuyla saçlarına dokunuşu, mutfakta, yemek masası üzerinde içilmiş iki fincan kahve, uzun bir takipte istasyon şefi ve annesinin inşaat halindeki kooperatiflere gidişi… Bütün bu ayrıntılar Yusuf’un kendini kapının dışında ve eksik hissetmesine yetiyor.

Sütü kesilen çocuk yemeğini yalnız yiyecek, ya da memeyi bırakmayacak. Erkek olduğu halde erkek hissedememenin verdiği mutsuzluğun son kırıntısı, av sahnesinde dökülüyor seyircinin ağzına Yusuf’un suratından. Ava giden istasyon şefini takip eden Yusuf, uzun sazlıklar arasında gölge gibi izliyor adamı. Kıyıdan aldığı koca bir taşı, sanki bütün yükünü, hıncını, öcünü, adamın yüzüne kusacakmış gibi arkasından fırlatmaya hazırlanıyor. Ama yapamıyor. Çöküyor kıyıya. Ve kıyıda bulduğu, çamurların içine batmış dev gibi bir balığı kucaklıyor. Bağrına basıyor. Çamurdan, bataklıktan kurtardığı sanki kendisiymiş gibi ağlamaklı. Eve kucağında balıkla, mutlu bir yüzle ( kendini balıkla özdeşleştiriyor: ‘öldürmedim’ diyor sanki bakışları, ‘öldürmedim anne. Çamurdan, bataktan kurtardım kendimi, evleneceğin adamı öldürmedim, çünkü senden kopmak istemiyorum’ diyor) dönüyor. Annenin yolduğu kuş tüyleri havada uçuşurken Yusuf’un elindeki balık bir eşya gibi kayıyor kucağından. Anne mutlu. ‘Erkek’ eve av getirmiş. Yusuf’un kucağındaki balığı görmüyor anne, göremiyor.

Siyah yılan evde kanepenin üzerinde usul usul gezerken, Yusuf kafasında bareti, madende çalışmaya başlıyor. Siyah tozlar yüzünün çevresinde uçuşurken, baretin ışığı kamerayı süt beyazına boyuyor, gözlerimiz kamaşıyor.

Yusuf büyümeye başlıyor.

Etiketler:
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Oshiete! Galko-chan / おしえて!ギャル子ちゃん (2016)

    25 Haziran 2017 Anime - Manga, Köşe Yazıları, Manşet, Sinema

    Aynı isimli mangadan uyarlanan ve Please Tell Me! Galko-chan olarak çevrilen anime serisi, yaklaşık 8 dakikalık 12 bölümden oluşuyor. Animenin ilerleyişi, lise dönemindeki üç arkadaşı temeline oturtarak, ergenlik döneminde yöneltilen soruları eğlenceli bir şekilde cevaplandırmak. Animenin temel çatısı Japon alt kültürünün zıt kolları olan gyaru (tiki kız gibi algılayabiliriz) ve otaku (geek olarak düşünebiliriz) iki karakterin arkadaşlığının etrafında şekillenmesi. Galko gyaru karakterimiz ve onun en yakın arkadaşı Otako ise otaku karakter...
  • ve kuşlar, kendi göğünde vuruldu

    23 Haziran 2017 Köşe Yazıları, Manşet

    İnsan nasıl gider, inan hiç öğrenemedim. Ben hiç giden olamadım. Hep kaldım. Bir çıkış yolu aradım. Vardı bir çözümü elbet. Öylece durup sahte, yapay bahaneler üretip sonra hiç yaşanmamış gibi terkedemezdim. Dibine kadar mücadele etmeyi seçerdim. Bir güzelliğe yeniden kavuşmayı umar, suların durulmasını herşeyin normale dönmesini beklerdim. Ama asla kimseyi yarı yolda bırakmazdım. Bende yoktu o. Devasa amblemli kıyafetleri giyemiyorum. Toplumun değer yargısıyla, insanları giydiklerine göre değer verilmesinden nefret ediyorum. Her şey kara...
  • Anlatan Eller : “Neden duyan ve sağır toplum iletişim halinde olmasın?”

    21 Haziran 2017 Emek, Engel, İnsan, Manşet, Röportaj, Video

    Sokaklar yalnızca duyan, gören insanların değil. Bu konuda yanılgıya düşüyoruz çoğu zaman. Bu ülkede yaşayan milyonlarca görme engelli, işitme engelli, bedensel engelli var. En büyük sorun ise engelli insanları toplumun içine dahil etmek konusunda başarısız, sokakları engelli insanlara uygun hale getirip paylaşma konusunda ise beceriksiz oluşumuz.   Herhangi bir engeli olan insanlar ile ortak noktada buluşmanın, bir şeyleri paylaşmanın yollarını aramanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Bunu göz önünde bulundurarak duyan insanları işaret ...
  • Adil On The Road 4: Eski Bir Dost Hakkında

    20 Haziran 2017 Eğlence, Köşe Yazıları, Manşet

    Belirli bir yaştan sonra alışkanlıkların değişmesi hiç kolay olmuyor insanın hayatında. Özellikle bu alışkanlıklar, siz farkında bile olmadan bağımlılığa dönüşmüşse. Otuz yıllık hayatımın son on senesinde, bu on senenin içindeki son yedi senenin neredeyse her gününde ‘dost’ olarak gördüğüm bir ‘düşman’ ile yaşamıştım. Evet, eski dosttan düşman olmaz belki ama bahse konu olan ‘dost’ bağımlılık seviyesine gelmişse, bir yerde ona ‘dur’ demem gerekiyordu. Fakat beceremiyordum. Zaten yapı olarak çok müsait olduğum ‘boş vermişlik’ tavrımı fazl...