logo

Kendime Notlar

blogger-image--1823159345

Konuşacak birini bulamadığım zamanlardandı ben de gelecekteki “ben”le konuşmak istedim. Çağırdım ancak kafamdaki düşünceleri alfabetik bir sıraya dahi dizemedim. Birbiri ardı sıra geçen bomboş film şeritlerinin öte berisine sokuşturabildiğim bir iki görüntüden ibaretti yaşadıklarım.

Masallarla, efsanelerle oradan oraya sürüklene sürüklene sana koşmak istedim. Seni, -aslında ben’i- hayal ettim. Sisli ve loş bir beyin odacığında hayal meyal kurduğum her bir hücremde bir amaç edindim: amaçsızlık.

Bu insanı uçsuz bucaksız bir kaosa, adeta uzay boşluğuna iten çağımın vebasıydı. Aile olsun dedim amacım, yapamadım. Aile: ucuz bir kan bağı ile zoraki sevmelere doyamayan sahte bir ilişki olduğuna kanaat getirebilince ancak ikna olabildi henüz yolun başındaki minicik ömrüm; bunun ağırlığını azaltmak için aşkı bul, tut, kaybetme deyişlerime itiraz etti tüm bedenim.

Aşkın kokusunu duymak bile tiksinmeme yetti. Kırılan hayallere gebe bir kadın gibi adeta…

Ama inkar da edemedim güzelliğini. Zararlıydı bana. Ben severken adeta ilahlaştırıyordum kalp kapakçığımda. Hala büyüyemiyordum. Hayalperest bir oyuncak dükkanının yegane müşterisi gibi giriyordum içeriye aşkı tatmaya.

İlk kez tattığım her duyguyu özenle inceliyordum, bir o kadar şuursuzca… Tutkuyu sadece bir kurabiye markası sanarken henüz daha on sekizimimde bir parça aldım. Aşka tutkuluydum ben. Bir insana değil. Aşık olma duygusunun daimi arayıcılarındandım.
Oyunlar oynadım karşımdaki ruhla. Art niyetsizdim halbuki. Amaç arıyordum kendime. Bulduğumu sanıp yüksek kafalardaki illüzyonlar gibi yanımsatıcı keşiflerdi bunlar; henüz ulaşamadım herhangi bir hazineye.

Saçımdaki altın rengiyle idare ediyorum yıllardır. Her neyse işte; maalesef büyük insanların aklı hep işte. O da olamadı amacım. Para için delirenlerden olamazdım. Gece ona sarılıp, kalp ritmini ve nefes alıp verişini dinleyemezdim öyle değil mi? Ya da içimde ısrarla büyümeyen çocuğun üstünü onunla örtüp ısıtamazdım. Bu yüzden amacım yok hala. Hislerim kısa süreliğine askıda. Israrla ipini çektiğim yaşlara erdim. Dolu dizgin yaşamaya, ilerde sigarasını ağırdan alıp ucuza içerken torunlarına maceralarını anlatan yaşlı bir kadın olma uğruna giriştim. Dünya çirkindi ve ben güzel yapmak için gençleştim. Az biraz da bencilleştim, doğrusu… Pusulasız ve haritasız, bir yolda kendi yönünü bulmaya çalışmak ne zor marifetmiş; şaşıp kaldım aynada karşıma çıkan kızla birlikte. Az biraz bakıştık ama pek de hoşlanmadım kendisinden, dengesiz ruh halinden. Pek bir yabani göründü gözüme. Allah korusun gemi olsam denizinde fırtınasına kapılmaktan korktum hırçınlığında. Kimi zaman öfkesinden aynam çatladı, kimi zaman gülümsemesiyle açılan çiçekleri gözyaşlarıyla suladı. Bugün sessizce eğilip fısıldadım kulağına: “değişmek hiçte zor değil.” Yalnızca biraz özgür olmak gerek. Mutfağa indim son olarak. Toprak kokan bir kasenin içinde hüzünlerimi, öfkelerimi, sevinçlerimi harmanladım. Bir güzel yoğurup birbirine karıştırdım her bir zerresinin tekliğinden eser kalmayıncaya dek. Huzur rendeledim, hüznün hatırı kaldı bir kaç damla atıverdim. Umut serpiştirdim son olarak. Bir gün afiyetle yiyebilme arzusuyla fırına verdim. Önceden planlanmış 180 derecelik bir hayata inat gelişigüzel ayarladım ısısını. Oturduk başına; ben, keyfim ve kahyası. Güzel bir üçlüyüz esasında. Dediğim gibi pişmeyi bekliyoruz heyecanla, gelecek uğruna.Kuramlara meydan okurcasına Dünya dümdüz çizgisiz bir kağıtken, hayat engebeli olmaktan çıkıp engebenin kendisi olur kimi zamanlar. Ölü günler diyarının daimi misafirliğinden ev sahipliğine sürüldüm.

Canım yandıkça can yakıp yine kendi içime düştüm. Bilmediğim, tanımadığım bir yer içim. Uçsuz bucaksız, durmaksızın kendine çeken bir bataklık. 
İyiliklerimi kötülüklere dönüştürürken kalbimde çırpınan minicik bir serçeyi azad etmekken amacım onun da canını yaktım. İçime aldığım herkes gibi, kendim gibi. Hatalarımın hepsi olmadık kişileri aile sıfatı yapma merakımdandı belki de kim bilir. Siyah-beyaz film huzursuzluğunda, az biraz pütürlü, boğuk bir sesle sigaramı içerken üflediğim dumana envai çeşit mecazi anlamlar yükledim. O bile gitmedi, kokusunu bıraktı saç tellerimin arasına. İşin komik kronik vakası; beni öldüren, zehirleyen her şeye olduğunun tam zıttı anlamlarla sımsıkı bir bağ kurmam mı? Muhtemelen. 
Kısa lafın uzun etkilerinde kaldım. Nitekim kimsenin gözünün içine bakıp, ellerini avuçladığımda ”sevmiyorum” diyemedim. Eden bulurun bulanı oldum. Ne yaptıysam, fazlasını yaptı tanımlayamadığım o ilahi güç. Aldığım dersler ağır geldi, hayatta kaldım. 
Kendimi tanımak, keşfetmek, dizginlemek ve en önemlisi aklımın, duygularımın dizginlerini ellerime almak istiyorum. Olmaktan kaçtığım, korktuğum yer olmak istemiyorum. Ütopyalar silsilesinden çıkıpta gerçek dünyanın rezaletiyle tanışmamam lazım gelmeliydi. İroniler küpündeki olayların her birini birleştirmek, hayatı kuralına göre yaşarken her yüzü tek bir renk yapmaya aklım ermeliydi. Bedenimle orantılı duygusallıkta ve karamsarlıkta olsam iyiyim aslında. 
Sevmesini sevdiğim adam tarafından sevilmediğim günün gelmesi kaç yüzyıl sürdü peki? Gidişinin ardından şehrin gri perdelerine saklanıp, çatlayan kaldırımlarında kaçar adım aidiyetime döndüm. Eğreti aşklar yaşamadım, eğreti aşklarda yaşadım. Hayatımı dramlaştırıp, post-modern depresyonlarımdaki manikliği dost edindim. Ben genel olarak manikte değil de minik bir depresiftim. Yalnız değiliz hiç birimiz. Milyonlarca biz var içimizde. Hadi şimdi hepberaber bizim gibi el ele tutuşun. Ruhun onarılmaya ihtiyacı var. Bir güzel yamalarla sağlamlaştırın açtıkları boşlukları. En azından kendime güvenmek istiyorum. Başarabilirsiniz değil mi?

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.