logo

Kemal Kocatürk Röportajı: “Tiyatroyu Taksim’e çeviren oyun!”

Resim

Kemal Kocatürk Tiyatro Kumpanyası’nda rüya gibi bir kadroyu bir araya getirdi. Ahmet Say yazdı, Yücel Erten oyunlaştırdı ve yönetti, Fazıl Say besteledi, Kemal Kocatürk her biri birbirinden yetenekli oyuncu kadrosuyla birlikte oynadı.Türkiye’de din ve tüccar kavramlarıyla kendini buınların üzerine inşa eden iktidar yolsuzluklarla birlikte yolun sonuna gelirken güncel göndermeleri ‘cuk’ oturan, sanatsal açıdan değerli bir oyun ‘sahne hicivin ve mizahın’ dedi. Kemal Kocatürk ile Bin Yıllık Halıya Ters Binen Hırcar’ı konuştuk.

Metnin seçiliş hikâyesinden başlayalım önce. Ahmet Say’ın hikâyesinde sizi çeken neydi?

Ahmet Say’ın “İpek halıya ters binen kedi” adlı epik hikâyesini Yücel Erten oyun metni haline getirdi. Ahmet Say’ın 1982 yılında basılan bu hikâyesi, ta o günlerden bugünleri imleyen bir halde kenarda duruyordu. 12 Eylül faşizminin palazlandırdığı dinci örgütlenmenin bugün halkı, devleti ve halkın bütün değerlerini hırsızlayacağının bir öngörüsü gibi hikâye. Hikâyenin oyun metnine dönüş öyküsünü de Yücel Erten şöyle anlatıyor : “Devlet Tiyatrosu’nda dramaturgiden arkadaşlar öyküyü oyunlaştırma girişiminde bulunmuşlar ama sonrasında pek bir ses çıkmayınca, Fazıl hikâyeye bir de benim bakmamı rica etti. Ben de oyunlaştırmaya giriştim. Bu arada da Fazıl’dan oyun için oluşturduğumuz şarkı sözlerini bestelemesini rica ettim. O bir taraftan besteleri oluştururken ben de oyunun kanavasını ortaya çıkardım.” Oyun metni ortaya çıktıktan sonra oyundan Yücel Erten aracılığıyla haberim oldu. Oyunu okudum, üzerine görüşlerimi belirttim, genelde hikâyenin günümüz din simsarlarına göndermesi çok yüksekti zaten. Oyunu kendi tiyatromda yapabilmem için bir üç yıl beklemem gerekti.

Bir Yücel Erten Rejisi ile daha buluşturdunuz seyirciyi. Prova sürecini anlatır mısın biraz? Bana sanki prova süreci, yani üretim süreci oyunun bir parçası haline getirilmiş gibi geldi?

Bu oyun, benim ustam, hocam Yücel Erten ile 5.kez bir araya gelmemizi sağladı. Her keresinde müthiş lezzet aldığım bir çalışmayı daha gerçekleştirmiş olduk. Ama bu kez bu çalışmanın gururunu kendi tiyatromda yaşamış oldum. Genç “Tiyatro Kumpanyası” için, Ahmet Say gibi büyük bir edebiyatçıyı, Yücel Erten gibi hocalar hocasını, Fazıl Say gibi dünya çapında bir müzisyeni bir araya getirmek en büyük gurur kaynağı. Ustaların elinden çıkan bir yaratının, ete, cana bürünmesi aşamasında metnin öngörmediği hiçbir ekleme yapılmadı. Sadece biraz lezzet katıcı ögeler eklendi o kadar. Prova sürecinde çıkmış gibi görünen, bütün o doğaçlama görünümlü sahneler, Yücel Erten tarafından oyun metnine daha ilk zamanlarda konmuştu. Prova süreci, bu sahnelerin titizlikle, en doğal hale indirgenmesini sağladı. Yücel Erten rejisi, sahne üzerinde hiçbir zaman raslantısal olana izin vermez, önceden çalışılmamış hiçbir malzemeyi kabul etmez ve kusar. Bizde de çalışılırken bunların olası sonuçları öngörülerek çalışıldı.

Hırcar, Zübük gibi bir kavram. Bana kalırsa o kadar güçlü ve kalıcı olmaya da aday. Tüccar siyasetin önlenebilir yükselişi düşüşe geçmişken oyunun zamanlaması biraz manidar değil mi sence de?

Hırcar, Zübükleşebilir belki. Çünkü ticaretin bir üst aşaması genellikle politikaya açılıyor bizim gibi ülkelerde. Kapitalizmin çarkının din, ticaret ve siyaset üçgeninden beslendiği bir gerçek. Üçünün de istismara açık olduğu da bir gerçek. Aslında ticaret denilen olgunun yapısında, mayasında bir bozukluk olduğu da gerçek. Bakın, bütün istismarlar, para, ticaret bazlı değil mi? Din ve siyaset simsarlığının ülkemizde, mevcut sistem ile kolay kolay alt edilebileceğine inanmıyorum. Bu oyun, sadece bugün dinci siyasetin iktidar hırkasıyla ticaret yapıyor olmasından dolayı güncel değil, kapitalizmin ana meyvesi bu üçlü olduğu için her zaman güncel olacaktır. Oyunun günümüze “cuk” diye oturması, “hırsızlığın” alıp başını gitmiş olmasından ve artık kılıf bulunamamasından kaynaklanıyor. Yoksa “hırsızlık” ve “yolsuzluk” bu ülkede ilk defa karşımıza çıkmıyor, sadece çok büyük hırsızlıklar yapıldığı için artık saklanacak yeri kalmadı, yani “yeri dar be abicim”.

Resim

Son dönemin açıklayıcı ve moda kavramlarından biri de Yeni Osmanlıcılık. Siz oyununuzda bu zihniyetle yine o dönemin tiyatrosundan, ortaoyunundan yola çıkarak hesaplaşıyorsunuz. Hadislerden, ayetlerden alıntılar, ticaret ile hırsızlık arasındaki koşutluk, dinci siyasetin kepazelikleri… Cumhuriyetçi sanatçılar “Osmanlı Lobisi” kurdu demezler mi sonra?

Bu “Osmanlıcılık” kavramı etrafında buluşanların büyük bir kısmı, çulsuz ve baldırıçıplaklardan oluşuyor. Bu kavramı ortaya atıp, eskiye özlemi çoğaltanların bir tek istekleri var “biat” kültürünü yaygınlaştırmak. Çünkü sorgulamaktan uzak, birey olmaktan çok, ümmet olmayı önemsetmek. Bu baldırıçıplakların da sınıf bilinci yerine, ümmet bilincini benimsemeleri neyle açıklanabilir? Ait olmak duygusundan başka bir şey değil. Aydınlanma kültürünün, bu insanlara iyi nüfus edemediği de bir gerçek. Yoksa insan hür birey olmayı, köleci “Osmanlıcı” zihniyete niye yeğlesin ki? Sadece din bazlı açıklanamaz bu. Onun için de oyunumuzun içinde “hadislere” sıkça başvuruyoruz. Çünkü hırsızlığın en büyük kılıfı hep din olmuştur. Gerçek dindar için “hadisler” doğru yolu işaret ederken, hırsız için ise bir kandırma, suyu bulandırma yolu oluyor. Bugün siyaset ve ticarete hükmedenlerin bir kısmı dini refere ederek soygununu gerçekleştirmiyor mu? Gelelim yine oyuna, dediğiniz gibi, oyunun biçemi, açık üslup ve ortaoyununa yaslı bir yerden besleniyor. Epik tiyatro kavramı biçem olarak, Türk tiyatrosuna çok yakışan bir yerde durmuştur hep. Oyunculuk tututumundan tutalım da sahne bezemeleri olarak neredeyse Türk tiyatrosunun bir evrimi gibidir adeta. Brecht’in bu kuramının Türkiye’deki en iyi örneklerini sunmuş bir usta, elbetteki ortaoyunu kalıbını “diyalektik tiyatro” ile harmanlayacaktı ve öyle de oldu. Buna “osmanlı lobisi” yerine, “Erten lobisi” demek daha yakışır bence.

Seyircinin ilgisini ve tepkilerini konuşalım son olarak da. Bir de oyunun şimdiden belli olan yolculuklarını.

Seyircinin ilgisi her geçen gün daha da artarak devam ediyor. Seyirci oyundan çıkarken, hem çok eğlenmiş, hem de içinde söylemek istediği birçok sözün söylendiğine şahitlik ederek ve hepsinden önemlisi de yarın için umutlanarak salonu terk ediyor. O yüzden de oyun boyunca alkışlarla oyunu kesiyor ve salonu “Taksim”e çeviriyorlar.

Röportaj: Cansu Fırıncı

Bu röportaj soL gazetesinde yayınlandı.

Etiketler:
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.