logo

Gezi Direnişi’nin bugünü ve yarınına dair


Doğan Emrah ZIRAMAN
emrahziraman@facebook.com

Kapitalist iktidar anlayışının burjuva özü

Kapitalist iktidar anlayışının temel düsturu, koşullar oluşuncaya kadar rakibine tahammül, koşullar oluştuğunda rakibini tasfiye etme üzerine kuruludur.

Kapitalizmin rekabetçi yanı kapitalizmi savunanlar için her ne kadar olumlu gösterilmeye çalışılsa da, kapitalist rekabet denilen şey rakibin eninde sonunda tasfiyesini, iktisadi dille söylersek piyasadan çekilmesini, amaçlar. Rakibini tasfiye etme noktasına gelinceye kadarda da, kapitalist rakipler bir yandan her an gerçekleşebilecek olan tasfiyeye hazırlanırken, bu süreçte de rakibine tahammül eder.

Bu durum burjuva siyaset için de geçerlidir. Burjuva demokrasisinin, fiili ve şiddete dayalı tasfiye araçları yanı sıra,  temel tasfiye aracı da seçimlerdir. “Tercih özgürlüğü” liberal söylemi üzerinden seçimlerin barışçıl bir tasfiye aracı olması nedeniyledir ki, burjuva siyaseti seçimi mutlak bir nokta olarak kabul eder ve bunun propagandasından asla vazgeçmez.

ABD veya AB’nin çoksesliliközgürlük, insan hakları gibi kapitalizmin doğasında asla yeri olmayan söylemlere, politikalara sahip olmalarının özünde, liberalizmin sınıf savaşımın doğasının gözden ırak tutma çabası yatar. Liberaller kapitalizmin rakibine tahammül aşamasını kapitalizmin temel gerçeği gibi sunarken, rakibintasfiyesini ya doğal bir süreç ya da yol kazaları olarak ele alırlar. Kapitalist tasfiyeciliğin en şiddetli ve doruk aşamasının faşizm olduğunu da not düşelim.

Ancak tarih bize göstermektedir ki bugünün çoksesliliközgürlükinsan hakları savunucusu emperyalist devletler, kapitalist (emperyalist) iktidarların tasfiye becerisini hem kendi tarihlerinde (Kenndy suikastı gibi) hem de dünya tarihinde (her türlü emperyalist müdahaleler ile) en alçakça ve kanlı biçimde icra etmişlerdir. Bugün eğer ABD ve AB emperyalizmi baskın olarak, ki bu baskın eğilim değişmektedir, tahammül aşamasında iseler, bu onların iradesinin bir sonucu değil tersine sınıflar arası tarihsel ilişkilerin zorunlu sonucudur.

Son bir not. Sol politikanın gerçek sınıfsal karakterini belirlemede de önemli olan tahammül ve tasfiye olgusu bu yazının konusu değildir. Ancak solun sınıfsal konumunu algılamak için de önemli bir yer gösterici konumdadır.

Her yer gezi, her yer saldırı

Tüm Türkiye’ye yayılmış olan Gezi direnişinin güncel durumu, Türkiye’de AKP şahsında var olan kapitalist iktidarın, Gezi’ye dahil olan, bir şekilde destek veren tüm bileşenleri/bireyleri devlet eliyle tasfiye sürecine girdiğini artık açık biçime görmekteyiz. Cumhurbaşkanı Gül’ün daha 7 Haziran’da -her ne kadar twitter için söylemiş olsa da- kesin (!) biçimde “olmaz” dediği cadı avı derinleşerek ve yayılarak sürmektedir.

Taksim’de polisin vahşi bir saldırısı ile önce devrimcilere, ardından Gezi Parkı’na yapılan polis saldırısıyla direnişe destek veren herkese yönelik bir tasfiye süreci başlatılmıştır. En sonu Ankara Emniyeti’nin hazırladığı fezleke ile Barolardan TTB’ye, sosyal medyada paylaşımda bulunan bireylerden milletvekillerine kadar geniş bir kesimin hukuk adı altında tasfiyesine girişilmiştir. Öyle ki emniyet fezlekesinde mesleki sorumluluklarını yerine getiren TTB ve Barolar açık bir şekilde “hükümet karşıtı” olarak tanımlanabiliyor.

Bu cadı avında tek kıstas ise haklılık haksızlık payına bakmadan hükümete karşı olmak. Öyle ki Emniyetin fezlekesinin temel noktalarının, Erdoğan tüm süreç boyunca meydanlarda direnişe saldırdığı noktalarla aynı olması bir tesadüf değildir. Yani Ankara Emniyeti hukuki bir fezleke yazmak yerine Erdoğan’ın ilan ettiği siyasi söylemi hukukun içine yedirerek kendince meşruluk peşindedir. Ankara Emniyeti cadı avına meşruluk kılıfını da 260’a yakın esnafın şikayeti ile hazırlamış durumda.

Gezi direnişin başından beri direnişe saldıran Erdoğan, Gezi’ye girildikten sonra “savcılar bunu görmüyor mu, hukuksal olarak hesabı sorulacak” diyerek aslında tasfiyenin de “emrini” vermiş oldu. Zaten “Gezi için kim emir verdi” sorusuna böbürlenerek “ben verdim” demesi sürecin hukuki değil tamamen siyasi olduğunun bir başka göstergesidir.

Ancak tasfiyenin, yani cadı avının, sadece hükümete tam karşıtlar üzerinden yürüdüğünü düşünmemek gerekir. Buna en güzel örnek Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Kürşat Bumin’in gazetedeki işine son verilmesidir.

Son yazısından anlıyoruz ki, Kürşat Bumin Gezi direnişini desteklemediği açıktır. Ancak iktidar için sorun Gezi direnişini desteklememek değil, bununla birlikte AKP’nin tonunda da bir tutum almaya zorlamaktadır. Kürşat Bumin Gezi Direnişi’ni eleştiren bir tutum almadığı için, Gezi öncesinde 5 günlük olan yazıları 3 güne indirilerek uyarılmış ve en sonunda da Gezi Direnişi’nde en aşağılık komploları üreten Yeni Şafak’tan kovularak tasfiye edilmiştir.

Tasfiye dalgasının kurumsal yanı dışında bireysel halleri de genişlemektedir. Facebook ve Twitter’dan paylaşılan kişisel görüşler tasfiye için dayanak oluşturmaya başlamıştır. Bursa Olay Gazetesi internet editörlerinden Berhan Somer, sosyal medyada paylaştığı tamamen kişisel olan ve çalıştığı kurumun süreçteki pozisyonuna dair tek bir görüş bildirmeyen içeriklerden dolayı işten çıkarıldı. İsmini veremeyeceğim eski bir öğrencim, 2 Temmuz Sivas Katliamı ile ilgili yazdığı mesajlardan dolayı “şikayet” üzerine karakola ifadeye çağrıldı.

Referandum sürecinde Erdoğan’ın söylediği ve birçok gazetecinin tasfiyesiyle sonuçlanan “taraf olmayan bertaraf” olur emri, Gezi eylemlerinin ortaya çıkışının ardından iktidar tarafından fiilen uygulamaya sokulmuştur. Aslında şu an Türkiye’de sivil vesayetin olup olmadığı tartışması bitmiş, açık bir sivil darbenin varlığından söz etmenin zamanıdır.

Kısacası iktidara karşı direnenlerin sloganı olan “Her yer Taksim, her yer direniş” , iktidar için “Her yer Gezi, her yer saldırı” olarak karşılık bulmuştur. Devrim, karşı-devrimi doğurmuştur.

Gezi’nin kazanımları

Eğer Gezi Direnişi’nin kazanımlarını Taksim Dayanışma Platformu’nun talepleri üzerinden el alırsak, garip biçimde eylemler boyunca saklanan ve şans eseri ortaya çıkan, Taksim Yayalaştırma Projesi’nin de iptalini içeren mahkeme kararı dışında, somut bir kazanımı göremeyiz. Taksim Dayanışma Platformu’nun talepleri direnişin kazanımlarından çok daha öte direnişin ileride sürdürülebilirliğine dair elimizde olan, şimdilik, en önemli temel argümanlardır.

Ancak Gezi’nin en büyük kazanımı kitlelerin sesini duyurma iradesi ve bu iradeyi kullanmak için iktidarın yarattığı korkuların aşılmış olmasıdır. Hükümet Gezi diremişine kadar Gezi Parkı için konuşulmadığını, sorunların dillendirilmediğini iddia ederken açıkça yalan söylemektedir.

Sadece Gezi değil, hükümetin 11 yıldır adım attığı nice politikalara karşı sivil toplum raporlarından en barışçıl gösterilere kadar ses çıkartılmış ancak hükümet iktidar olmanın verdiği güçle duymazlıktan, görmezlikten gelmiştir.

Gezi Direnişi bu duymazlıktan görmezlikten gelmeye karşılık kitlelerin sokağa çıkarak sesini duyurmasından başka bir şey değildir. İktidar bunu ya anlamadığı için (ki sanmıyorum) ya da anlamak istemediği için (bu daha mümkün) Gezi Direnişi’nin itibarını düşürmek için elinden geleni hala ardına koymuyor.

İktidar hem Gül hem de Erdoğan aracılığı ile sokağın sesin duyduklarını en sonunda “mesaj alınmıştır” diyerek göstermişlerdir. Ancak geçen zamanda anlaşıldı ki, iktidar sokağın söylediklerinden çok sokağın iktidar karşıtı gücüne dair mesajı aldıklarını hızlı bir taarruzla tasfiyeye girişerek göstermiş oldu. Sonuçta sokak iktidara sesini duyurmuş ancak iktidar kendisine geleni değil, kendisinin anladığını duymuştur.

Sokak gösterileri ile sesini korkusuzca duyuran kitleler şu an gösteri anlamında sokaklardan çekilse bile forumlar aracılığı ile sokaklarda kalmakta ısrar ediyor. Bu anlamda forumlara yeni bir toplumsal yönetim biçimi olarak uç noktalara gitmeden, kitlelerin sokaklarda sesini duyurma işlevi yönünden ele alınması, devamlılığının sağlanması ve korunması bugünün en önemli görevidir.

İkinci dalgaya dair

Mısır Ocak 2011 devrimine sahip çıkarak 2 Temmuz 2013’te yeniden ayağa kalktı. Şu an ordunun darbeci hali tartışmalı olsa da, Mısır halkı Gezi’nin bir diğer sloganı olan “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” diyerek 2 sene önce gerçekleştirdikleri ayaklanmanın, devrimin henüz bitmediğini sokakları işgal ederek haykırdılar.

Gezi direnişinin sokaktaki gösteri kısmı geri çekilmiş olsa dahi kitlelerde ne bir yenilgi ruhu vardır ne de tatmin olmuşlardır. Bunun en temel nedeni her şeyden önce iktidarın Gezi direnişine her türlü saldırıya devam etmesi ve en ufak bir uzlaşma noktasından (emperyalizmin baskısına rağmen bile) uzak kalmasıdır. Erdoğan şahsında iktidar aynı saldırgan ruh ile ortalıkta dolaşmaktadır.

Herhangi bir yenilgi ruhunun oluşmaması ve tatminsizlik hali, zamanını bugünden kestiremesek bile, Mısır üzerinden de baktığımızda da, ikinci bir dalganın olasılığını yüksektir. Ki iktidar bunu çok daha iyi bildiği için tasfiye sürecine bu kadar hızlı sarılmıştır. Bu noktada olası bir ikinci dalgaya hem kafaca hem de fiziki olarak hazır olmak gerekmektedir.

Hazırlık noktasında konuşulacak çok konu vardır. Ve her birisi başlı başına bir yazı konusudur.

Ancak kişisel olarak Türkiye’deki özellikle sosyalist muhalefetin iletişim araçları üzerindeki etkisini arttırmasının öncelikle ele alınması gerektiğini düşünmekteyim. Bu düşünce sadece basit bir “iletişim çağı” argümanı değildir.

Televizyon noktasında Halk TV ve Ulusal TV habercilik olarak ana akım medyanın yapamadığı haberleri yaparak iktidarın cezalandırmasında kendine düşen payı aldı. Ancak her iki kanal da haber noktasında çok yerinde durmakla beraber ideolojik felaketlerini devam ediyorlar.

Bu noktada bu süreçte açığa çıkan en bilinen alternatif televizyon örneği, direnişin kalbinden yayın yapan Çapul TV’dir. Şu anki sürdürmeye ve geliştirmeye çalıştığı yapısı her türlü desteklenecek konumdadır. Hatta mümkünse günümüz televizyonların teknik stüdyo imkanlarını farklılaştırarak yeni bir yayın hattı oluşturma şansına sahiptir. Ki Çapul TV şu an İstanbul ve Ankara’daki forumları stüdyo olarak kullanmaktadır. Yakın gelecekte programlar için evleri bir tür stüdyo olarak kullanmaması için de bir neden yoktur.

Medya alanında internet konusunda, haber sitelerinden sosyal medyaya kadar,  direnişin gerekli tüm dinamikleri en etkili biçimde kullanıldı. İnternetin adem-i merkezci denebilecek yapısından dolayı, tek bir internet sitesi altında yeni bir oluşumda bulunmak zaten mümkün değil. Ancak var olanların birbirleri ile etkileşimini ciddi biçimde güçlendirmek şarttır.

Özellikle sokak gösterileri sırasında bir çok haber sitesi ortaya çıkan bilinçli ve bilinçsiz dezenformasyondan tam olarak kurtulmayı başaramamıştır. Bundan tam olarak olmasa bile ciddi biçimde kurtulmanın yolu, başta haber sitelerinin koordinasyonu önceleyen bir iç ağ yaratmasından geçebilir.

Gazete alanına geldiğimizde sosyalist basının tirajlarını artırdığı su götürmez bir gerçektir. Ve bu durum direnişin olumlu hanesine yazılmalıdır. Ancak gazete çıkarmak, internet gibi bir mecradan çok daha maliyetli ve kalifiye eleman gerektiren bir alandır. Bunun sonucunda Türkiye’de sosyalist muhalefetin bir gazete çıkarması her şeyden önce ekonomik güce bağlı olduğundan, sadece bu ekonomik güce sahip olanlar günlük gazete çıkarabiliyor.

Ancak günlük çıkan sosyalist muhalefet gazeteleri, içeriklerini geniş tutmaya çalışsalar dahi, doğal olarak kendi politikalarının sınırları içerisinde bir yayın yapmaktadır. Bu gazeteler dışındaki politik görüşlere sahip sosyalist muhalefet, en başta ekonomik güçsüzlüklerinden dolayı haftalık ya da on beş günlük yayınlarla var olmaktadır.

Gezi direnişinin günümüz muhalefetinin mevcut durumunu yansıtan en önemli yanı parçalı olmasına rağmen temel noktalarda bir arada hareket edilmesini ve de edilebileceğini kanıtlamış olmasıdır. Bu temel durumdan yola çıkarak sosyalist muhalefetin anti-kapitalizm, anti-liberalizm ve anti-egemen ulusal söylem zeminindegünlük bir gazete çıkarması şarttır, elzemdir.(Tam da burada bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek isterim. Var olan sosyalist-sol günlük gazetelerin yukarıdaki 3 temel kriterin tamamına ya da bir kısmına sahip olmadıklarını iddia etmiyorum. Ancak ne var ki, bu gündelik gazeteler eninde sonunda kendi siyasal perspektifleri dışında olan sosyalist muhalefete bir haber konusu olmaları dışında yer verememektedirler. Bu bir suçlama değil tam tersine durum tespitidir.)

Gezi direnişinin başında bu süreci tarih, bilinç ve örgütlenme belirleyecek diye düşünmüştüm. Gelecek de bu üç eksen üzerinden şekillenecek. Ve o geleceğe yön verecek olanlar da bizleriz. Hem de bugünden.

sendika.org

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • ONLAR HEP GÜLÜYOR

    08 Ağustos 2017 İnsan, Köşe Yazıları, Manşet

    Bir mücadele düşünün; kavganın güzelliğinde, güzellik kattılar kendilerine. Semih- Esra Özakça çifti ve Nuriye hocamız. Onurlu bir kavganın üç direngen insanı. Talimatlarla yapılan bir işte ‘’Adalet’’ aranır mı? diye haykırıyor Semih abi, eşine yazdığı mektubunda. Türkülerin ne güzel, sesin ne güzel deyişi hiç mi acıtmadı vicdan’ınızı ?  Ya eşyalarını dolaba yerleştirirken Esra’sının polarını bulması ve kendi kokusu sinmesin diye üşüse de giyememesi ya da doyasıya koklayamaması, hiç mi ürpertmedi içinizi ? Ömrüm kendine dirençli ve inanç...
  • Kitap Film Uyarlaması 6: The Sound and the Fury

    08 Ağustos 2017 Edebiyat, Kitapkurdu vs Sinefil, Köşe Yazıları, Manşet, Sinema

    Kitap: The Sound and the Fury - William Faulkner (1929) Film: The Sound and the Fury - Martin Ritt (1959) The Sound and the Fury - James Franco (2014) Faulkner'ın başyapıtı sayılan The Sound and the Fury'nin ve bilinçakışı tekniğiyle yazılan diğer bilimum romanın sinemaya uyarlanmasının her zaman içim imkansız olduğunu düşünürüm. The Sound and the Fury konusu itibariyle çok da ahım şahım bir şey olmasa da yazım stili açısından takdire şayan. Kitap ilk olarak zihinsel engelli Benjy'nin gözünden anlatılarak başlar, ardından bunalımla...
  • Altay için yeni bir sezon yeni bir heyecan

    07 Ağustos 2017 Güncel, Köşe Yazıları, Manşet, Spor

    2017-2018 SEZONU ALTAY VE DİĞERLERİ Geçen sene zor bir yıl oldu bizim için önce sapır sapır hoca değişikliği sonra gelen 20 maçlık yenilmezlik serisi ve sezon sonunda gelen play-off şampiyonluğu yine bizleri heyecanlandıran ve yeniden hayal kurmamızı sağlayan bir sürece itti. Evet geçen sene zor bir süreçti. Yeni bir yönetim yeni bir oluşum start verdi, Türkiye’ nin her yerinde spor okulları projesi, alttan gelen takıma birkaç dokunuş ve zamanında ödenen paralar ile ivme kazandı takım, belki zor bir yıldı ama yüzümüzün akı ile şampiyonl...
  • Cinsel Devrim

    02 Ağustos 2017 Araştırma, İnsan, Kadın, Köşe Yazıları, Manşet

    Cinsel Devrim; feminist hareket içerisinde yer alan 60'lı ve 80'li yılları kapsayan ve o yıllar arasında gerçekleştirilmiş olan bir hareket. Bu devrim sadece kadınları değil eşcinselleri de kapsar. Avrupa ( İsveç) ve Amerika ( San Fransisco) bu hareketin ilk adımlarının atıldığı ve kısa zamanda tüm dünyaya yayılmasında öncülük eden iki şehir olarak tarihe geçti. 68 kuşağı ya da 68 ruhunun gerçekleştirmiş olduğu bir harekette 68 ruhu, toplumdaki bütün adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri reddetti. Kadınların cinsel anlamda da özgür olmaları gerekt...