logo

“Üç – beş ağaç” ın Yaptığına Bak!

Gezi Parkı direnişini çok boyutlu bir halk hareketi olarak görebiliriz sanırım. İlk günden itibaren birileri durmadan bir şeyler yazdı, yaptı ya da yapmaya çalıştı, alanlarda haykırdı. Direnişin tezahür ettiği ilk günden bu zamana kadar onlarca yazı yazıldı, direnişe yönelik çalışmalar yapıldı. Bir gecede tamamlanan çalışmalar sunuldu, paylaşıldı. Mizah ve müzik…

Direnişin en güzel biçimlerini gösterdiler bize. Alanlarda direnişin en güzel biçimlerinden biri müziğin dâhil olduğu kısımlardı galiba. Belki de bu en güzel direniş, en güzel hak ve özgürlük savunma biçimiydi.

Bir araya gelme biçimi tek tekti. Kimse kimsenin kapısına onun kendi gibi olduğunu bildiği veya düşündüğü için manifestolar asarak ya da belirli örgütleri arayarak alanlara çağırmadı. Herkes sadece geliyordu, içten gelen bir hareketlenmeydi bu. İdeolojiler yoktu, partilerin olmaması en önemli istekti. Kimisi kendi kültürünü yaşamak için, kimisi çevre katliamına dur demek için, kimisi özel hayata müdahaleye hayır demek için, kimisi ise otoriter söylem ve hareketlere yeter demek için direniyordu. Herkes “bağzı şeyler” e kahrediyordu. Mustafa Çapar’ ın Radikal için yazdığı “Bağzı Şeyler” yazısı bu “bağzı şeyler”  durumunu çok güzel anlatıyor aslında, isyanın ve direnişin neye olduğunu… Direnişi başlatan ve devam ettiren, bu direnişi ülke genelinde parklara, meydanlara, forumlara taşıyan şey, hükümetin kişilerin irade ve özgürlüklerini engellemeye yönelik yaptıklarına ve yapmak istediklerine artık dur demeyi amaçlayan ve özgür olmak için mücadele eden iradeydi. Olay “üç –beş ağaç” meselesi değil artık. Dert artık hükümetin getirdiği yasaklar, elinden geleni büyük bir cesaretle yaparak engellediği haklar, özgürlükler ve demokrasi oldu. Daha doğrusu zaten var olan tüm bu dertler ve “bağzıları” görünür olmaya başladı ve belki de farkındalık kendini gösterdi.

Direnişin İzmir ayağında yer aldım ben de. Yazı yazmaya başlarken aklımda olan içine kendi yaşadıklarımı da dâhil ederek direnişin, polislerin ve diğerlerinin direnenlere yönelik şiddet uyguladığı o büyük, önemli kısma dair bir şeyler yazmaktı ama sonrasında bunu yazmaktan ziyade ortada olan başka şeyler hakkında yazmak daha çekici geldi galiba. Bu konuyla ilgili olarak sadece şunu söyleyebilirim ki korkunçtu her şey. Savaşın verdiği hissin aslında nasıl bir şey olduğunu hiç bilmediğimi, o korkuyu hiç yaşamadığımı ve hatta cesaretin ne olduğunu direndiğim bu dönemde öğrendim. Anneler, babalar her şeyden üstün tuttukları çocuklarının mücadelesini izledi korkuyla. Sen gitme diyemedi hiçbiri çünkü biliyorlardı ki oradaki herkes birilerinin çocuğuydu ve herkes de özgür olmalıydı, kendi olabilmeli, bunun için yargılanmamalıydı. En çok da cesaret hissedildi. Cesaret kişinin istediğini yapması değil, korkunun olmasına rağmen insanın istediğini yapması… Polisi, hükümeti, RTE’ yi, gücü elinde bulunduranları, özgürlüğe karşı çıkanları korkutan ve onlarda panik yaratıp onlara bu denli şiddet uygulatan da görüp şaşkına döndükleri bu cesaretti. Tüm yasakların önünde duran gencecik yüreklerden gelen ve korkuyu yenen cesaret kimseye karışma derdinde değil. Derdi otoritenin kendine karışmaması, çünkü bu gençlik kimseye karışmak istemiyor. Onun karşı çıktığı, her türlü dayatma ve yasak.  Aynı zamanda kendisi gibi olmayanlara özgürlük için, tüm ötekilerin kendisi olabilmesi, kendini yaşayabilmesi için direniyor. Özgürlükçü kocaman yürekler ölümüne durdu ve duruyor tüm özgürlük karşıtı eylem ve söylemlerin önünde.  Karşılığındaysa vicdansızlık, kötülük ve nefret alıyor. RTE kendi yaşayamadıklarını başkaları yaşamak istediği ve yaşayacağı için mi öfke duyuyor bilinmez ama ortada vicdansız bir adam ve otorite olduğu kesin.

Diğer taraftan, alanlarda parti ve örgütlere ait bayrakları gördük birçok defa. En çok istenmeyen de buydu. Birçok insan parti bayraklarının arkasında yürüdü ama bu onların bayraklarının arkasında yürüdükleri partileri desteklediği anlamına gelmiyordu. Yürüdüler çünkü buluştukları ortak bir nokta vardı: o da özgür olabilmek, kendilerini yaşayabilmek. Hatta Türk bayrakları bile olmamalıydı galiba. Bu bir insan uyanışıydı, milliyetçilik değil ancak tüm direniş boyunca dikkatimi çeken milliyetçilik duygusunun yarattığı ortak temeldi. Herkes o bayrak altında toplanıyordu. Modern çağın icadının ne yaptığına canlı canlı tanıklık ediyorduk alanlarda. Bayraklara kızdı herkes, niye dedi ancak odaklanmamız gereken alanlarda yeri olmaması gereken bayraklar değil, insanların ne olursa olsun bir şeylere kendi hakları için dur diyor olmasıydı. Zaman olumsuzlukları görmek ve örgütleme yok, yapamıyorlar bunlar demek zamanı değil, olumlulukları, insanların özgürlükleri için verdikleri mücadelenin güzelliğini görme ve buna odaklanma zamanıydı.

Belki de en önemlisi şu ki alanlarda olan birçok insan bu türden bir direnişi hangi ülkede ne için olursa olsun yine destekler ve yine yer alırdı veya almalıydı. Desteklemesi ve yer alması için kendi gibi olmasına veya kendi olmasına gerek yok çünkü. O insanlar için önemli olan herkesin kendi istediğini yaşaması, yaşayabilmesi. Bir gün de çıkıp muhafazakârlığını yaşamak isteyen insanların bunu özgürce yaşamaları için direnir miyim sorusunu kendimize sorup evet diyorsak işte o zaman direniş amacına hizmet ediyor diyebiliriz belki de. Tek dilekse buna gerek kalmayan, dayatmaların olmadığı, herkesin kendi olabildiği ve olduğu şey yüzünden yargılanmadığı bir yaşam biçiminin herkes için mümkün kılınması ve bu sorunun cevabının eyleme dönüşmesine gerek dahi kalmaması.

 

 

Ezgi OLGUN

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.