logo

LEYLA GENCER

   

    Çok sevdiğim gazeteci Zeynep Oral’ın beni gözyaşları içinde bırakan Leyla Gencer biyografisinden bir alıntıyla başlamak isterim yazıma, Tutkunun Romanı’ndan:

     “10 mayıs 2008…  O  akşam Milano’nun La Scala Tiyatrosu’nda Şef Lorin Maazel’in yönetiminde “1984” adlı operanın temsili var…

     Temsil başlamadan önce Maestro Lorin Maazel, ağır ağır sahneye çıktı ve acı haberi verdi: “Bugün Leyla Gencer’i yitirdik.”

     Yaşlı şef,  konuşmasını, “Burası, La Scala, onun evi, yuvasıydı,” diye bitirince, orkestra ve tüm dinleyiciler ayağa kalktı. Başlar eğik, gözyaşları arasında, Leyla Gencer için saygı duruşu yapıldı.

     Sonra, maestro sahneden indi, orkestra çukurundaki yerini aldı. İşaretiyle birlikte müzik başladı ve temsil devam etti.”

     16 Mayıs 2008… Güneş,  tanrıçasına veda etmek üzere o hüzünlü bahar sabahını kucaklamıştı. Süreyya teknesi bir kuğu edasıyla süzülüyordu, mağrurluğunu küllerini taşıdığı bir tanrıçadan alıyordu. Leyla Gencer çok sevdiği boğaz sularına kavuşuyordu külleriyle. Bir yandan da teknenin ortasında duran masanın üzerindeki siyah kadife örtünün yasına tezat gibi gülümseyen fotoğrafında elini salıyordu, kendi deyişiyle “yeryüzünün en güzel şehri”ne veda ediyordu. Yunus Emre Oratoryosu’nun son bölümü yankılanıyordu teknede,  Rengim Gökmen’in yönetimindeki İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu’nun icrasıyla. Dolmabahçe’nin kıyısında La Diva Turca’nın vedasını izleyen eden insanları görünce hüzne kapılmamak mümkün değil. Teknedekilere ne demeli peki? Çok değerli bir emaneti taşımalarının gururuyla bu emaneti tutmanın ağırlığı var üzerlerinde. Melahat Behlil ve Zeynep Oral teknenin küpeştesinden külleri bırakıyorlar. Madam Butterfly kendini öldürüyor, Lady Macbeth tutkularına karşı koyamıyor ve başkalarını öldürüyor, Norma kendini ateşlerin ortasına atıyor, Lucia kocasını öldürüyor ve aklını yitiriyor, Leonora sevdiğinin hayatı için kendi hayatını feda ediyor, Aida aşkı için diri diri gömülüyor, Alcesta ise aşk için kendini tanrılara kurban ediyor… Tüm bu kadınlar bir kez daha ölüyor, Leyla Gencer’in külleriyle. Kendilerini yücelten tanrıça yeryüzüne veda ediyor. Külleri o çok sevdiği boğaza kavuşurken, su kutsanıyor ve rengi gümüşe dönüyor. Küllerin savrulduğu yerlerde gümüşler parıldıyor, bahar gününü bir güneş aydınlatıyor. Yirminci yüzyılın son divası yeryüzüne veda aryasını söylüyor… Artık, bitmeyeceğine inandığım bir hüzün başlıyor boğazın yeşil sularında.

     Leyla Gencer’in küllerinin, boğazın sularıyla kucaklaşmasını bir kez daha hatırlıyor ve ruhumun örselendiğini hissediyorum. En derin acılar, en tutkulu aşklar tekrar ses buluyor o sularda. Bu satırları yazarken, La Diva Turca’nın dokunaklı aryalarıyla gözyaşlarına boğuluyorum…

      Henüz çocukluk çağından belliymiş Leyla Gencer’in taşıdığı o derin tutku. Küçükken uçurumun kenarından havaya fırlatılmayı istermiş. Sahnede nasıl yüceldiğini gördüğümüz bir divanın içindeki heyecanın bu kadar erken zamanlarda bile ruhunda barındığını görmek,  onun ruhundaki renkleri daha da canlı kılıyor. La Gencer tüm başarısına rağmen her şeyin kendiliğinden olduğuna inandırmaya çalışıyor bizi. Mütevazı yanının, zârafetinin bir parçası olduğunu bilmesek inanacağız da…

    Her şey onunla başladı, matematik derslerini bırakıp İstanbul Belediye Konservatuvarı’na girdi ve kendisine için bir hedef belirledi: La Scala. Kendisine ses ve solunum tekniklerini öğreten, Fransa’nın önde gelen hocalarından biri olan Reine Gelenbevi biliyordu Leyla Gencer’in geleceğin en büyük şancılarından biri olacağını.

    Genç Leyla, attığı her adımda içindeki azimle yürüyordu ve bu azimden aldığı cesaretle İstanbul’a on beş günlük bir tatil için gelen Arangi Lombardi’nin yanına gitti. Arangi Lombardi’ye, o güne dek gelmiş geçmiş en iyi Aida’ya, Aida operasının ilk aryasını söylemek istedi. Arangi Lombardi, Leyla’nın cesaretini büyük bir şaşkınlıkla karşıladı önce, belki de yadırgadı sesini duyasıya dek. Leyla’nın sesindeki tiz tonları ve muazzam pianissimoları duyduktan sonra tüm tatilini Leyla’nın evinde, onun hocası olarak geçirme kararı alır. Daha sonra, İstanbul’daki konservatuar eğitimini yarıda bırakarak çalışmalarını Ankara’da onun özel öğrencisi olarak sürdürmeye başlar. Hocası Arangi Lombardi ise bir yıl sonra kızını ziyaret için gittiği İtalya‘da hastalanarak hayata gözlerini yumar.

   Leyla Gencer hocasının ölümü ile derinden sarsılır ama kendini yas tutmaya kaptırıp yolu yarıda bırakmaz, çalışmalarını İtalyan sürdürmeye bariton Apollo Granforte ile devam eder.  Ankara’ya geldiğinde solist kadrosunda yer olmadığı için sıradan bir korist olmayı kabul etti Muhsin Ertuğrul’un önerisiyle.  Yine, Ankara’ya geldiği yıl (1950’de) sahnelenmeye başlayan Cavallerina Rusticana operasında Santuazza rolü ile harikalar yaratarak opera kariyerine başladı.

     1953 yılında, Türkiye ile İtalya arasında imzalanan Kültür Anlaşması çerçevesinde bir radyo konseri vermek için Roma’ya gittiğinde La Scala’ya giden yolda önemli bir adım atmış oldu. Burada gösterdiği başarının üzerine Napoli Yaz Festivali’nde sahnelenen Cavelleria Rusticana operası’nda başrol üstlendi. Sonraki sezon ise Napoli’nin ünlü San Carlo Operası’nda Eugenio Onegin ve Madam Butterfly operalarında başrol oynama teklifi aldı hatta Madam Butterfly performansı ile izleyicileri fethetmiş olacaktı ki Napolililer tarafından “Napolili Türk” diye anılmaya başladı. Dokunaklı ve kırılgan söyleyişi öylesine olağanüstüydü ki sahnedeki suflörü bile ağlatmıştı “Un bel dì vedremo “ aryasıyla. Madam Butterfly ile ününe kavuşmasının asıl nedeni ise temsilden sonra Leyla Gencer’i tebrik etmek için gözyaşları içinde onun yanına koşan Ingrid Bergman ile fotoğraflarının, ertesi gün İtalya basınında ilk sayfada yer almasıydı: “Ingrid Bergman’ı derinden sarsan soprano: Leyla.”

    Sene 1957… San Francisco Operası mevsimi iki eserle açmaya hazırlanmıştı: La Traviata ve Lucia di Lammermoor. La Traviata’nın Violetta’sı Leyla Gencer,  Lucia di Lammermoor’un Lucia’sı ise o dönemin ilahesi Maria Callas olacaktı. Sahne korkusuna rağmen yine adından başarıyla söz ettirdi Violetta’ya can veren Leyla Gencer. Lucia di Lammermoor temsiline gelecek olursak tüm biletler çoktan satılmıştıi ama bir hafta kala Maria Callas gelemeyeceğini bildirince San Francisco Operası’nın müdürü Kurt Adler, soluğu Leyla Gencer’in kapısında aldı. Gencer’den beklenen, beş gün sonra Callas’ın yerine Lucia olarak sahneye çıkmasıydı. Leyla Gencer yapamayacağını söyledikçe Kurt Adler ona yalvarıyordu, sonunda karar verdi: “Yaparım!” Tiyatroya kapanıp beş gün boyunda detone olana dek çalıştı, sabahları aryalarıyla karşıladı. Öylesine korkuyordu ki sahneye adım dahi atamadı. Sahne arkasından biri onu sırtından sahneye doğru itmeseydi antreyi kaçıracaktı. Daha ilk aryasını söylemeye başladı ki suflörden bir işaret geldi harika olduğunu ifade eden. İlk perdenin tedirginliğini atıp kendini ikinci perdeye verdi Gencer, üçüncü perdede ise iddialıydı. Lucia di Lammermoor denildiğinde akla gelen o ünlü çılgınlık sahnesinde ise muntazam ses tekniğine eşi benzeri görülmeyen bir oyunculuk kattı. İleride opera literatüründe Donizetti Rönesansı’nın Leyla Gencer ile bağdaştırılacağı o geceden belliydi. Ertesi gün basına yansıyan ifadelere bakılacak olursa yeni Lucia, Callas’ı hiç aratmamıştı hatta geride bıraktığı bile söylenilebilirdi.

     26 Ocak 1957… O gece Leyla Gencer, hayatında her şeyin üzerine koyduğu hedefine ulaştığı geceydi. Sonunda La Scala sahnesinde parıldıyordu, Fransız besteci Francis Poulenc’in Carmelit’lerin Diyaloğu eserinin dünyadaki ilk temsilinde başrolü (Lidoine-başrahibe) oynadığı o gecede. İlk aryasını söylemeye başlarken izleyiciler yeni bir sesle tanışmanın şaşkınlığı içerisinde birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı. Operanın kalbinde, La Scala’da yeni bir divanın doğuşuna şahitlik ediyorlardı izleyiciler, operanın kalbi alkışlarla inledi o gece. O zamanın büyüsünü hâlâ taşıyan satırlar, bugün Leyla Gencer’in evinde duruyor Poulenc’in fotoğrafının üzerinde:

     “Sevgili Gencer,

     Size en içten gözyaşlarımı borçluyum. Böyle bir borcun altından nasıl kalkılır bilmiyorum. Size bütün kalbimle teşekkür ediyorum.

     Poulenc. 26 Ocak 1957, Milano.”

     Daha mesleğine adımını atarken söylemişti, bir gün La Scala’da söyleyeceğim diye ve La Scala sahnesinde söyleyen ilk Türk oldu. Türk kimliğini taşımaktan hiç yüksünmedi, ona zorluk çıkarmasına rağmen Türk pasaportu taşıdı ve çevresindeki tüm ısrarlara karşın adını değiştirmelerine şiddetle karşı çıktı annesinden aldığı Polonez inadı ve bağlandığı Anadolu kökleriyle. “La Diva Turca” olarak anıldı, Türk Divası olarak tanıdı onu herkes. Leyla Gencer, birbirinin ardına aldığı büyük övgülerle ile başarısını perçinledi senelerce ama “Devlet Sanatçısı” ünvanına ancak 1988’de, 60 yaşındayken kavuşabildi.

     Parladığı dönemde tutunması o kadar zordu ki… Maria Callas’ın en şatafatlı dönemi Leyla Gencer’in henüz ortaya çıkmaya başladığı zamanlara tekabül ediyordu. Callas ve Tebaldi gibi iki primadonnanın en parladığı bir zaman diliminde gölgede kalmamak mümkün değildi Gencer için. Tüm bunlara rağmen adından çok söz ettirdi kraliçemiz. Kraliçemiz diyorum, yeryüzünün kraliçesinden bahsediyorum Batı ülkelerinde “La Regina” olarak ün kazanan Leyla Gencer’den. Özellikle İtalya’da kendisine yakıştırılan kraliçelik, gördüğü tanrıça muamelesi hoşuna gidiyordu. Gencer nefis pianissimolarıyla, insanın içine işleyen lirizmle söylüyordu aryalarını bir tanrıça edasıyla. Callas’ın mükemmel “Bel Canto” tekniğini daha da ileriye götürdü Gencer. Unutulmuş eserleri yeniden ortaya çıkardı ve onlara can verdi yorulmak bilmeden. Callas – Tebaldi kontrolü altındaki ezici dönemde baş kaldırdı azimle, başarısını da buna borçluydu her şeyi tesadüf, şans olarak kabul etse de. Sesinin Anadolu’dan, çalışkanlığının Polonyalı kanından geldiğini söylerdi.

     Kayıt stüdyolarının soğuk ve itici bulduğu koşullarına asla alışamadığından olsa gerek opera sahnesinden aldığı ilhamı stüdyolarda bulamadı ve sanatı profesyonel kayıtlarla yeterince temsil edilemedi. Yine de bu eşsiz sesin geleceğe taşımasına engel değildi olumsuz koşullar. Temsillerinde ya da radyo yayınlarından yapılan ve sayısı 80’i bulan korsan kayıtlar, plak ve CD’ler, ses kalitesi iyi olmasa da “La Diva Turca”nın eşsiz sesini bugüne taşımak konusunda çok önemli bir görev üstlendi.

    Leyla Gencer, bir diva kabul edildiği gibi araştırmacı kişiliği ve eğitimci yönüyle de mükemmeldi. Romantik dönemin unutulmuş birçok eserini günışığına çıkardı ve bunlara yeniden can verdi. Operaya kazandırdıkları bunlarla sınırlı kalmadı. “La Gencer”,  ses kullanımını tekniğe dökerek dünya opera terminolojisine “Gencerate” olarak geçen kavramı kazandırdı.

     Donizetti ve erken dönem Verdi operalarındaki dramatik koloratura rollerinde sesinin eşsizliğini kanıtlayan Leyla Gencer, lirik sopranodan dramatik koloratüre uzanan 72 rolü kapsayan repertuvarı ile yürekleri doldurdu, göz kamaştırdı sanatına adadığı ömrü boyunca.

    Gencer diskografisinin en önemli parçalarından biri sayılan 13 Ocak 1965 tarihli Norma kaydı, özellikle son perdede gerek olağanüstü dramatik gücüyle gerek insanı duygu seline sürükleyen treatral yapısıyla Maria Callas ile rahatlıkla boy ölçüşebileceğinin kanıtıdır. Bazı icraları kimilerine göre fazla vurgulu hatta abartılı gelse de Leyla Gencer,  sesindeki lirizmin sıcak dokusuyla, cömertçe sergilediği pianissiomalarıyla, kendi geliştirdiği Gencerate tekniğiyle, sahnede büyüleyen teatralliğiyle, sesinin dramatik yapısıyla ve bir tanrıça edasıyla sahnede tüm izleyicileri büyüleyen bir primadonnaydı.  Operanın mabedi olarak kabul edilen La Scala’da tam 25 yıl boyunca primadonna olarak söyleyen Leyla Gencer’in başarılarla dolu kusursuz kariyeri için Opera dergisi eleştirmeni Michel Parouty’nin sözlerini aktarmak çok yerinde olacaktır: “O, çağımızın son divası, kusursuzluğun bir simgesiydi.”

     Sahneye çıktığında görkemli bir diva olduğunu anladığımız Leyla Gencer tevazu ile söz ediyor tüm bunlardan ve anlatmaya gücüm yetmediği için affınıza sığındığım olup biten her şeyden, her şeyin kendiliğinden olduğunu söylüyordu.

     Yeryüzüne vedasının beşinci yılında tekrar sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum ona, ruhunda gizli yüceliği aryalarında duyumsadığım için ve bizlere acının derinliğini kör karanlıklarda, mutluluğu uçsuz bucaksız ufuklarda hissettirdiği için. Çırılçıplak ruhunun boğaz sularında yeniden can bulduğunu sezinliyorum dinlediğim her aryada, dudaklarından “Addio del passato” aryasının döküldüğünü duyumsuyorum ve gözyaşları içinde önünde eğiliyorum saygıyla. Yüreğimde yankılanan Leyla Gencer aryaları, küllerinin savrulduğu sular gibi akıp gidiyor notalar halinde, bir tanrıçanın yeryüzüne vedası içimi burkuyor ve müziğini kucaklayan tutkusuna tanık olduğum için ona şükrediyor bir kez daha hüzne kapılıyorum güzelliği karşısında.                                                                                                                                   

                                                                                                           Ceylin Gür

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.