logo

Türkiye’nin İfade Özgürlüğü

Medya neden korkar?

Ülkelerin dönemleri ve iktidarları her değişiminde, medya kendi içinde kırılmalar yaşayarak, kamunun bilgilenmesi için yapılan haberlere sansür uyguluyor. Milli güvenlik, kamu düzeni ve ahlaki değerler gibi sebeplerden ötürü ifade özgürlüğünü sınırlandırılabiliyor. Türkiye’de gazeteciler, telefonda konuşurken bile rahat konuşamadıklarını belirtiyorlar. Bazı gazetecilerde tutuklanabileceği ya da işten atılma korkusuyla zaman zaman otosansür uyguladıklanı kabul ediyor. Nedir bu korku faktörünü doğuran sebepler?

Net Dergi Ekibi, medya terörü olarak adlandırdıkları tüm bu sorunlarla ilgili söyleşiyi, ana akım medyadaki birikimiyle ve meslektaşlarından ayrılan tavrıyla tanınan Banu Güven ile gerçekleştirdi.

 

Dönemler ve iktidar sürekli değişiyor. Egemen gücün baskısı medya sektörüne nasıl yansıyor?

Türkiye’ de her dönemde hakim ideoloji neyse, medya bunu hissetmiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca bu memleketin siyasi kültürünün tutarlı bir tarafı var. Bu yüzden, belli konularda sansür uygulayan bir devletin varlığını ve oto-sansüre hazır bir medyanın olduğunu söyleyebilirim. Eğer son dönemlerde, Başbakan Erdoğan’nın etrafında toplanan medya yöneticilerini görüyorsak ve bu medya yöneticileri ”terörle mücadele “konusu ya da Kürt meselesinin nasıl ele alınmalı konusunda Başbakan’dan direktif alıyorsa , iktidara biat ediyorsun demektir. 20 yılı aşkın süredir gazetecilik yapıyorum. Bu dönemde olduğu kadar çok dikte yapıldığını görmedim.

Türkiye post-modern darbe olarak adlandırılan darbeler gördü. O zaman da medyaya müdahele edilerek, bir cadı avı başlatıldı. Bu nedenle, gazeteci olarak birilerini rahatsız eden yayınlar yaptığın zaman başın derde girebiliyor. Böylece kendini, uydurulmuş delillerle cezaevinde bulabiliyorsun. Mesela, Çiller iktidarı döneminde Milliyet’te Umur Talu Genel Yayın Yönetmenliği görevinden alınmıştı. Dolayısıyla her zaman iktidarların hep bu tarz baskıları oldu.

Son zamanlarda, gazeteciler baskı altında kaldığı için sansür devam ediyor. Bu baskı nedeniyle, gazeteciler arasında nasıl bir örgütlenme oluşuyor? Sizce, bu örgütlenme az mı çok mu?

Çok değil. Çünkü, Türkiye’de medyanın ifade özgürlüğünü çok iyi koruyamamasının sebeplerinden biri, örgütlü bir yapıya sahip olamamasıdır. Mesela, çoğumuzun sendika tecrübesi yok. Çünkü, sendika zamanında, iş veren sizi işten atarım diye baskı yaparak çalışanı istifaya zorlardı. Eğer örgütlü olabilseydik, sesimizi daha çok çıkabilirdik. Ancak son dönemde yaşanan baskılar sebebiyle farklı kesim ve görüşlerden gazeteciler, esas olan ifade özgürlüğüdür diyerek, bu hak için örgütlendiler. Şimdi de devam etmeye çalışıyorlar; ancak bazen ayrışmalar olabiliyor. Özellikle  bu son baskı durumu bizleri daha çok bir araya getirdi.

Haberlerdeki terör örgütü eylemleri sansürleniyor. Bu durumda, örgüt sesini duyurabilmek için terör eylemlerini artırır mı? Ya da bu tür sansürler gerekli midir?

Medya birilerinin kontrolünde bir propaganda aracı olabilir. Esas olan, tarafsız olup evrensel tanım kriterleri çerçevesinde hareket etmek ve hakikatı aramak için çalışmaktır. Gerçek tarafsızlık için bu tarz habercilik anlayışı olması lazım. Bu yüzden, her haber kurumununda olan taraflı görüşleri göz ardı etmememiz gerekiyor.
Sansüre dönücek olursak, bir hakikati toplumdan saklamak olmaz. Ben bundan yana değilim. Mesela, çatışmada kaç asker şehit oldu? Kaç PKKlı hayatını kaybetti ? Bunların bir gerçekliği deforme etme çabası olduğunu düşünüyorum.

Sizce en büyük medya terörü nedir?

Dilimizde terör kelimesini çok kullanıp, herşeye uyarladığımız için ben çok sevmiyorum. Medya tek tipleştirilerek, basında ifade özgürlüğü açısından dar bir alana hapsedilmeye çalışılıyor. Bunun üzerine, sen özgürsün diyerek, sahte gerçeklik yaratılmaya çalışılıyor. Aynı zamanda, barış dili medyanın elinden alınıyor . Mesela, BDP’li milletvekillerinin PKK’lılarla sarılmaları “terörü” yücelten birşey olarak sunuldu. Halbuki orda belki şu da sorgulanabilir; o perspektifte insani bir durum yok mudur? Ya da barış dili çıkarılamaz mı? Dolayısıyla, BDP’li milletvekillerin dokunulmazlığının kaldırılması mecliste konuşulur bir durum oluyor. Sonuç olarak, Başbakan’nın baktığı açıdan da medya bu durumu yansıtıyor. Belki de bunu medya terörü olarak adlandırabiliriz.

Haberlerde Kürt açılımından bahsedildiği zaman, neden Hakkari’de farklıyken, Ankara’da farklı bir bir hava esiyor?

Çünkü, Türkiye’de yaygın medyanın merkezi İstanbul’da ve Ankara’da yer alıyor. İstanbul ve Ankara’nın yarattığı gerçeklik hakikatle uyuşmuyor. Örneğin, Kürt meselesiyle ilgili haberleri yaygın medya Kürt olmayan kesime aktardığı zaman, başka bir gerçeklik yaşıyor. Ancak o gerçeklik hakikat değildir. Diğer yandan, o haberi Hakkari’de biri izlediğinde, oradaki gerçeklik farklı olduğundan “hadi sen de olur mu böyle şey” der. Hürriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni gidipte dağlarda beyaz masa örtüsüyle ve çiçeklerle “bak burda böyle güzel oturulabiliyor” diye haber yaptığında, orada hakikat bambaşka iken, bunu yaşayanlar büyük öfke duyabiliyorlar.

Diğer ülkelerin basını savaştaki çatışmaları yansıtırken sansür uyguluyor mu?

İsrail iyi bir örnek.Epeydir İsrail ve Filistin’e olayları takip etmeye gitmedim. Filistin’e giriş yaparken ya da birşeyleri takip edeceksen İsrail’deki basın enformasyona gidersin ve misafir gazeteci kartı çıkartırsın. Bunu yaparken sansür, savunma, bölgede belirli yerlerin fotoğraflarını çekememe gibi prensiplerin yer aldığı IsraelDefenceForces adı altında bir form imzalatırlar.
İsrail ve Filistin gibi çatışma ortamı sıcak bölgelerde çalışmakta hiç kolay değildir. İsrail askeri seni her şekilde sorgulayabilirdi. Hala böyledir diye düşünüyorum. İsrail Eski Cumhurbaşkanı Moshe Katsav ile söyleşi yapmaya gittiğimde, dış işlerindeki yetkililer masada bize Batı Şeria’da yaratılmış olan duvarın bir duvar değil, çit ve tel olduğunu anlatmaya çalıştılar. İsrailliler, yabancı basın olarak bizim bunu duvar değil de tel olarak yazmamızı istediler. Ama biz de bunun savunmasını yaptık. İsrail basınından bir arkadaşımız vardı ona sordum, “Siz ne diyorsunuz?” diye. “Biz duvar diyoruz” dedi. Masaya dönerek “konu kapanmıştır” dedim. İsrail’in televizyonunda en çok izlenen kanalların birinde yayın yapan Arad Nir isimli meslektaşım en eleştirel yayınları orada yaparak, sorunlu alanlardan biri İsrail diyebiliyor. ABD’ de barış dili ne kadar kullanıyor diye soracak olursak, dünyanın birçok noktasında savaşa girmiş ve hala asker bulunduran bir ülke olduğunu da dikkate alarak, orada da ana akım kanallarda ve medyada barış dilinin kullanıldığını söylemek güç olur.
Aslında Avrupa’da ve Almanya’da basına bakacak olursak, orada barış dilinin daha çok kullanıldığını görebiliriz. Ancak konum farkı da var. Bununla beraber bu biraz da bir siyasi kültür meselesi olduğu için, ayırt etmek pek mümkün olmuyor.
Türkiye’de medya terörü ile ilgili, son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Son dönemlerde Türkiye’de birçok tutuklunun bulunduğu büyük davaların açıldığına, kovuşturmaların yapıldığına tanık oluyoruz . Bunların daha çok bir kısmı da askeri vesayetin kaldırılmasına ve darbe girişimlerinin yargılanmasına yönelik davalar.Bu davalara karşı en başta bazı girişimler olduğunu gördük. Ama vardığı yer itibariyle baktığımızda, suç unsurları yokken ya da oluşmamışken suçlanan insanlar, keyfi bir şekilde alınan gazeteciler ve özgürlüklerinden edilen askerler de ortaya çıktı.

Darbeler yargılanmalı, girişimciler yargılanabilmeli, askeri vesayet siyasetin üzerinden demokratik bir şekilde kaldırılmalı derken, işi çok ciddi bir şekilde sulandıran ve o çorbaya sağdan soldan, aşağıdan yukardan işine kim geliyorsa bu operasyonların başında olduğu bir tabloyla karşılaştık. Mesela, BDP’nin alt kademelerinde yukarıya doğruda gittiğinde belediyelerden tutun parti il örgütlerine kadar çalışan ve bu konuda tecrübe sahibi olan insanların toparlandığını, öğrencilerin içeriye atıldığını gördük. Siyaset ve muhalefet yaparak insanların caydırılmasına yönelik bazı girişimler olduğunu söylememiz mümkün olabilir.Bu noktada iktidara şunu sormak gerekiyor kanunlar koruyucu değil mi? Neden bu kanunları değiştirmiyorsun?

Yargı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu hala adalet bakanlığına bağlı bir kurul. Bir takım davalarda tutukluluğunun devamına veya gözaltındayken serbest kalmayı talep ederken, tutuklanma kararlarını neden mercek altına almıyorsun? Böyle bir durum var. Dolayısıyla bir özgür iradeyle siyaset yapma durumunu caydırmak, bezdirmek, yıldırmak söz konusu. Böyle bir pratiğin iktidar tarafından toplumun farklı kesimlerine yansıtıldığını uygulandığını söyleyebiliriz.

NET DERGİ

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.