logo

“Sokak İmgesidir Gerçeğin”


Kazım Kızıl
kazimkizil@hotmail.com

imzala-ma

Sokak; imgesidir “olan”ın ve “gerçek”in…
Ve sokak; olanıdır ve gerçeğidir “imge”nin…

Malumunuz dünyada interneti en çok kullanan ülkelerin başında geliyoruz. İlk başlarda birbirini tanımayan insanların buluştuğu IRC odalarında başlayan serüvenimiz MSN ile biraz daha ilerledi. Son olarak Facebook ve Twitter’ın hayatımıza girmesiyle birlikte birilerine göre iletişimde bir “devrim” yaşandı.

Dünyanın ulaşılabilir alanının küçülmesi beraberinde kompaktlaşmayı da getirmiş oldu. Merkezileşmiş devletler vasıtasıyle tek elde toplanan “güç” günlük hayatımıza da sirayet etti. Önceleri bakmak için fotoğraf albümleri, dinlemek için kasetçalarlar, radyolar, izlemek için televizyonlar, çarşı-pazar için fileler, pazar arabaları, yazışmak için mektuplar, posta adresleri varken şimdilerde bütün bu işlevleri tek bir “beyine” yükler duruma geldik: “Bilgisayarlar”


Tek bir parmak hareketimizle açılan ‘player’lar…dokunamadığımız ‘jpeg formatlı fotoğraflar’…kurutulmuş çiçek sıkıştırıp köşesini yakamadığımız “e-mail”ler…bakkaldaki kese kağıdının yerini alan ‘online alışveriş sepetleri’…ve daha niceleri…

Elbette amacım maziye özlem (özlem bende bir kokunun adıdır) duyup methiyeler yazmak değil. Hayatımızı kolaylaştıran, bize daha fazla zaman kazandıran teknolojinin yerle yeksan olmasını istemek popüler tabir ile “zamanın ruhu”na aykırı.

Lâkin bu noktada 2 soru soru beliriyor içimde:

1. Teknolojinin kolaylaştırıcı etkisiyle oluşan ‘boş(altılmış) zaman’ı NE ile dolduruyoruz?
2. Teknolojinin sadece bir ‘destekleyici unsur’ olarak kullanılabileceği alanlardaki aktivitesini fazla mı abartıyoruz acaba?

Birinci sorunun cevabını size bırakıp bu yazının ana konusunu oluşturan ikinci soruya geçiyorum.

Şöyle ki; kimileri Arap Baharı’nın internet aracılığı ile başladığını söyler. Büyük oranda doğru bir söylem. Yarattığı sonuçları bir kenara bırakıp düşününce, internetin hayatımızda nasıl da önemli bir unsur olabileceğini gösteren önemli bir örnek bu.

Bunun yanında Wikileaks belgelerinin ele geçirilip sanal alemde herkesin ulaşabileceği şekilde paylaşılması…Anonymus ve RedHack gibi hacker gruplarının farkındalığı arttırmak, örtbas edilmeye çalışılan bazı konulara dikkat çekmek amacıyla yaptığı site çökertmeler ve ele geçirdiği “gizli belgeleri” yayınlaması…böylece bir çok devlet kurumunun pisliğini afişe etmesi…gibi önemli ve yadsınamayacak işlevleri, yararları da mevcut.

Bu yararlarını bir kenara koyup yazının ana konusu olan “İmza Kampanyalarına” gelmek istiyorum. Malumunuz her gün Facebook, Twitter gibi ortamlarda imza kampanyalarına denk geliyoruz. Bu kampanyaların büyük çoğunluğu imza.la ve change.org internet siteleri üzerinden yürütülüyor.

Doğanın katledilişinden hayvan haklarına, siyasi tutukluların serbest bırakılmasından genel af isteğine, bir televizyon dizisinin bitmemesinden kutuplardaki ayıların yaşam standardına kadar birçok konuda imza kampanyası mevcut. Ve girişler azımsanmayacak ölçüde çok.

Bu sayılara bakıp “insanların duyarlılığının” arttığını veya en azından daha görünür kılındığını söylemek de olası. Ancak buna karşın Türkiye’deki derneklerin, STK’ların üye potansiyellerini düşününce bu düşüncenin pek de gerçeklerle bağdaşmadığını görüyoruz.

Keza aynı şekilde yukarıda bahsi geçen konularla ilgili meydanlara çıkan, basın açıklamaları yapan, soran sorgulayan ve almaya çalışan kuruluşların, aktivistlerin sayısı da bize bu sanal-gerçek uyuşmazlığının boyutunu göstermesi bakımından önemli.

Bunun en çarpıcı örneğini Kürtaj konusunda yaşadık. Sanal dünyada hükümetin kürtaj konusundaki çıkışına karşı duran, kızan, bağıran, iletiler döşeyip fotoğraflar paylaşan kişilerin sayısı meydanlara inip hakkını “gerçek” ortamda arayan kişilerin sayısından yüzlerce binlerce misli fazlaydı. (Dipnot: İzmir’de katıldığım 4 kürtaj eyleminde kişi sayısı 50-200 arasında idi…)

Bunları düşünüp internette imza kampanyalarının içeriği ve yararlılığı ile ilgili kısa bir araştırma yaptım. Bu konuda dünyada öncü konumda olan change.org’un Türkiye Direktörü olan Uygar Özesmi’nin HaberTürk ile yaptığı bir röportajına denk geldim.

Röportajın bir bölümünü hiçbir değişiklik yapmadan aynı şekilde buraya alıyorum:

“Elif KEY:
Sivil aktivizmden bahsediyoruz. Bu noktada sizin katkınız ne?

Uygar-ozesmi

Uygar ÖZESMİ:
change. org sadece bireyleri örgütleyip sivil aktivizmi yükseltmiyor. O aktivizmi alıp STK’lara kazandırıyor. Diyelimsen kadın haklarıyla ilgili üç kampanyaya katıldın. Demek ki bu konuda duyarlısın. Dördüncü imzanda karşına, diyelim KADER tanıtımı çıkıyor ve soruyor: KADER’e üye olmak ister misin? KADER seninle bağlantıya geçsin mi? Dolayısıyla aktivistlerle STK’lar arasında çöpçatanlık yapıyor. O çöpçatanlık faaliyetinden de, yani her yeni üye kazandırmaktan çok küçük bir pay alıyor.”

Dünya’da 25 milyonun üzerinde kullanıcısı ve yıllık 15 milyon dolar (15.000.000 $) cirosu olan bir siteden, daha doğru tabir ile bir “şirket”ten bahsediyoruz. İnsanların duyarlılıklarından ve hassasiyetlerinden para damıtmanın mükemmel bir örneği (mi yoksa?).

Röportajın başka bir sorusu ise şöyle:

“Elif KEY:
İmza attıktan sonra kılını kıpırdatmayan var. İyi vatandaşlık için bir imza yetiyor mu?

Uygar ÖZESMİ:
Georgetown Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre bu kampanyalara imza atan, destek veren insanlar bir süre sonra kendilerini de sorumlu hissediyorlar ve hassasiyet gösteriyorlar. Bu insanlar destek vermeyenlere göre 5 kat daha duyarlı davranıyor…”

İlk olarak change.org’un kendilerine böyle bir misyon edindikleri konusunda ciddi şüphelerim var (bknz: ilk soru-cevap). İkinci olarak ise bu araştırmayı diğer türlü okumak da mümkün: “Zaten duyarlı olan insanlar imza kampanyalarına daha fazla destek veriyor…”

Ama hem O’nun hem de benim okumamızda karşımıza bir soru(n) çıkıyor: Mademki duyarlılıkları arttırıyor (O’nun okuması) ya da duyarlı olanlar daha fazla imza atıyor (benim okumam); o zaman bu imza atan yüz binlerce insan neredeler?

Bu imza kampanyalarının başka bir sorunsalı da şu: Bu kadar imza nereye gidiyor? Sorumlu olan kurumlara, kuruluşlara ulaştırılıyor mu? Sonrasında takibini kim yapıyor? Sonuçları neden paylaşılmıyor?

Bu soruların cevapları şu anda tam bir muallâk…

Bir de sokaklarda derneklerin, siyasi partilerin, STK’ların gerçekleştirdiği imza kampanyaları var. Bazılarını dışarıda tutarak bu kampanyaların neden ve sonuçlarını ilk ağızdan duyabilmek için üniversite hayatını bu işlere adamış bir arkadaşımı arayıp işin iç yüzünü sordum. Anlattığı aşağı yukarı şöyle:

“Biz o imza kampanyalarını daha çok partimizin ‘reklamı’ ve gelen kişilerin üye olmaları için ‘iletişim aracı’ olarak kullanıyorduk. Zaten sonra orda olanları filan görünce bıraktım o işleri…”

İşin içinde ve zamanında sokakta olan arkadaşımın söyledikleri ile change.org’un Türkiye Direktörü’nün söyledikleri ne kadar da uyuşuyor; öyle değil mi?

Evet internet hayatımızı kolaylaştırıyor…bilgiye ulaşımımızı sağlıyor…bize vakit kazandırıyor..Ancak bize sağladığı bu “artı” zamanı eğer sokakla, sevdiklerimizle, ağaçlarla, tükettiklerimizin ‘yerine bir şeyler koymakla’, üretimle…yani kısaca dünyayı olduğundan daha iyi bir yer yapmaya çalışmakla geçirmiyorsak…ve üstüne üstlük boşalan zamanı yine internetle dolduruyorsak…gerçek dünyayı değiştirebilecek gücümüz ve potansiyelimiz varken sanal alemlerde duyarlılıklarımızı geliştirdiğimizi düşünüyorsak…

Bu, dünyayı iyileştirdiğimizi veya bizim iyi insan olduğumuzu değil; sadece vicdan mastürbasyonundan hoşlandığımızı göstermez mi?

Merkezimiz neresi olacak? Kullanıcı adları ve şifrelerin…ve görsellerin…ve “Full HD” keskinlikteki ekranların önümü?

Yoksa sesin ve rengin hissedildiği…ve dokunabildiğimiz…ve kütlesel, hacimsel ve boyutsal olarak bazı şeyleri değiştirecebileceğimiz…”Full HD” keskinlikte hayatların, acıların yaşandığı…ve birilerini kanattığı…ve elimizde rengarenk boyaların olduğu paletlere rağmen salt bir kırmızıya boyanan bu sokaklar mı bizim merkezimiz olacak?

Yani kısaca:

İmza-la-ma…

Sokağa çık!

Ya da:

İmza-la…

Ama sokağa da çık!

Sokak; imgesidir “olan”ın ve “gerçek”in…
Ve sokak; olanıdır ve gerçeğidir “imge”nin…

.

.

…Ka

.

.

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Joan Baez “Yürekten Kopup Gelen Ses” İncelemesi

    29 Haziran 2017 Araştırma, Edebiyat, Köşe Yazıları, Manşet

    Denizin maviliğini yitirmeye başlayıp batmakta olan güneşin turunculuğuna kendini bıraktığı bir akşamüstü. Kimimiz hayallerini, korkularını paylaşıyor günün o eşsiz anında denizle, kimimiz de zihnin derinliklerinden bulup çıkartıyor artık anılarında yaşayan insanı. Bu ana uygun ruhumuzu besleyecek belki de tek bir şarkı var. Bir kadın; kısacık artık zamana yenilmeye başlayıp beyazlaşmış saçları ve zamana yenilmeyen umut dolu gözleri ve güçlü duruşuyla mikrofona yaklaşarak başlıyor şarkısını söylemeye: “ Gracias a la vida que me ha dado tanto / ...
  • Penny Dreadful (2014-2016)

    29 Haziran 2017 Köşe Yazıları, Manşet, Sinema

    Victoria dönemi Londra'sında geçen ve 19.yy sonu 20. yy başı korku hikayelerine konu olan karakterlerin birbirine harmanlanmasıyla hikaye örgüsünü oluşturan Penny Dreadful, 3 sezonun ardından oldukça kötü bir final yaparak ekranlara veda etti. İlk sezonunda ortaya bir karakter cümbüşü bırakıp izleyicileri dallanıp budaklanabilecek hikayeler silsilesinin içine sürüklemeyi başarmasının ardından, ikinci sezonuyla harika bir cadılık manifestosu ortaya atarak Vanessa Ives karakterini korku türü içinde adından söz ettirecek bir araştırma konusu ...
  • Ülkenin siyasal panoraması ve Ka masalı…

    29 Haziran 2017 İnsan, Köşe Yazıları, Manşet

    Gülseren Aydın, tutuklu bulunan belgeselci Kazım Kızıl'a ilişkin Evrensel'e yazdı. Şu günlerde hep aynı şeyi soruyorum kendime. Bilmiyorum ki nasıl bir dünyaya doğduk. Nasıl bir cehenneme düştü bedenimiz, ruhumuz, ömrümüz. Kötülüğe bunca ihtiyaç neden be canım insanlık? Melanie Klein, çocuklarda kötülük eğiliminin yattığını savunarak çocuklardaki bastırılmış duyguların arkasında sadist eğilimler olduğunu eklemiş. Öte yandan, bu “kötü” eğilimlerin dönüştürülmesinde masalların etkisine tanık olmuş ve çocuklardaki bastırılmış olan duyguların aç...
  • Oshiete! Galko-chan / おしえて!ギャル子ちゃん (2016)

    25 Haziran 2017 Anime - Manga, Köşe Yazıları, Manşet, Sinema

    Aynı isimli mangadan uyarlanan ve Please Tell Me! Galko-chan olarak çevrilen anime serisi, yaklaşık 8 dakikalık 12 bölümden oluşuyor. Animenin ilerleyişi, lise dönemindeki üç arkadaşı temeline oturtarak, ergenlik döneminde yöneltilen soruları eğlenceli bir şekilde cevaplandırmak. Animenin temel çatısı Japon alt kültürünün zıt kolları olan gyaru (tiki kız gibi algılayabiliriz) ve otaku (geek olarak düşünebiliriz) iki karakterin arkadaşlığının etrafında şekillenmesi. Galko gyaru karakterimiz ve onun en yakın arkadaşı Otako ise otaku karakter...