logo

Mücadele… Birlikte!


Mehmet Efe FIRAT
mefefirat119@hotmail.com

Heteronormatif baskı düzenine karşı, ezilen toplumsal grupların, yeni ve kitlesel bir feminist/LGBT hareketi için birlikte mücadele etmeleri gündemde.

Fransa’da Yeni Antikapitalist Parti (NPA) tarafından düzenlenen Heteronormatif Düzen ve Heteroseksizm Çalıştayı’nın metni / Fransızca’dan çeviren M. Efe Fırat

Heteronormatif düzen, heteroseksüelliği doğal ve değişmez bir norm olarak kabul eder. İnsanların birbirlerini tamamlayan iki farklı cinsiyete ayrıldığı fikrine bağlı bu toplumsal yapıda, yalnızca erkekler ve kadınlar karşılıklı arzu içindedirler. İkili toplumsal cinsiyet tasavvuru bu arzunun “doğallığını” meşrulaştırmaktadır. Özetle erkeklerin ve kadınların nasıl olmaları gerektiği (erkeklik/kadınlık) verili toplumsal cinsiyet rolleri tarafından belirlenir.

Heteroseksizm, heteroseksüellikten başka diğer tüm cinselliklere karşı ayrımcıdır; eşcinselliği hastalık ya da sapkınlık olmanın ötesinde, temelde yok sayar. Heteronormatif düzen kavramı 1970’li yıllarda feministler tarafından kuramsallaştırılan toplumsal cinsiyet kavramıyla doğrudan ilişkilidir.

Uzun yıllar boyunca kadın-erkek ve dişil-eril arasındaki ilişkiler ikili ve hiyerarşik ilişkilere dayanan bir varsayım üzerinden düşünülmüştü: eril olan olumlu değerlerle (zeka, akıl, yaratıcılık) ilişkilendirilirken, dişil olan karşıt ve olumsuz uçtaydı (beden, delilik, üreme). Cinsel farklılıkların doğal ve biyolojik kökenlerine dair tezlerle meşrulaştırılan ve kadını ikincilleştirip değersizleştiren bu varsayım, eşitsiz bir toplumsal düzenin olumlanmasına hizmet etti. Buna karşın, özcü feministler kadının ve dişilin önemini arttırmaya dayalı bir varsayım geliştirdiler: kadının erkeğin tamamlayıcısı olduğu kabulünden kopmaksızın, özcü feministler, kamusal ve siyasal alanda kadınların iktidara gelişini savundular. Toplumsal cinsiyet kavramının feminist çerçevede tanımı ilk olarak 1972 yılında ABD’de Ann Oakley tarafından yapıldı.

“Kadın ve erkek arasındaki biyolojik farkları belirten cinsiyet sözcüğü, kadın ve erkek cinsel organları arasındaki görünür farkla neslin devamında sahip oldukları işlevlerin farkını ortaya koyar. Eril ve dişil olan toplumsal sınıflandırmayı belirten toplumsal cinsiyet ise, kültürel bir sorundur”. Bu ilk tanımda yazar, kadın-erkek ilişkilerinin hiyerarşik özelliğinden söz etmez.

Fransa’da çabucak benimsenen ve cinsel sınıflandırmalara dair araştırmalarda etkili olan toplumsal cinsiyet kavramı, materyalist feministlerce sistemik boyutuyla yeniden tanımlandı ve toplumsal cinsiyet sorunu, diğer tahakküm biçimleri (toplumsal, etnik vb.) arasına girdi.

Heteronormatif düzen kapitalizm tarafından nasıl kullanılır?

Postmodern çalışmalar, “cinsiyet”in doğal olarak verili olduğu düşüncesini sarsarak, bedenin tarihsel bir kavram olduğunu ortaya koydu. Bu perspektife göre, toplumsal cinsiyet herhangi bir kategorizasyon için önemsiz olan fizyolojik özelliklere değer veren “cinsiyet”ten önce gelmekte ve “cinsiyet” toplumsal olarak inşa edilmekteydi. İnsanların ikili toplumsal cinsiyet rollerine hiyerarşik olarak ayrılması ve buna bağlı cinsel farklılık, yapısalcı paradigma tarafından tekrar sorunsallaştırıldı. Örneğin Judith Butler, “cinsiyet”in de toplumsal cinsiyetin de değişim-dönüşüme açık kültürel, toplumsal ve siyasal inşalar olduğu tezini sundu. Buna göre, “cinsiyet”, toplumsal cinsiyet, cinsellik, cinsel yönelim ve cinsel kimlik heteronormatif ve heteroseksist iktidarın kalıbına sıkışmış tanımlardı.

Toplumsal ilişkiler bağlamında düşünmek, bütün toplumsal çözümlemelerle beraber düşünmeyi gerektirir. Marksistlere göre bireyler arası ilişkiler, öznel ilişkilerden çok toplumsal ilişki ve karşıtlıklarıyla, toplumsal güç ilişkilerini kuran farklı toplumsal iktidar çatışmalarının ürünleridir. Cinsiyete ve cinselliğe dair toplumsal ilişkilerden bahsetmek, bu ilişkilerin de tıpkı sınıfa ve ırka dayalı toplumsal ilişkiler gibi egemenlerce imal ve inşa edildiğini göstermektedir. Bu nedenle, hiç bir tahakküm biçimi arasında en ufak bir fark yoktur. Zira kapitalizm, heteronormatif düzenin normları üzerinde yükselmektedir. Heteroseksüellik, evlilikle kurumsallaşmış toplumsal bir yapıdır. Geleneksel aileyi ve eril tahakkümü yeniden üreten heteroseksüellik, ataerkil topluma içkindir. Her iki toplumsal cinsiyetten bireylerin yürekten benimseye ve bir ahlaki düzen olarak korumaya istekli olduğu bu düzen, aslında topluma aile içinde sunulur ve çok genç yaşlardan itibaren öğretilir.

Bir siyasi tahakküm kavramı da olan heteroseksüellik, iktidarı erkeklerin elinde muhafaza ederek eril tahakkümün daha da pekişmesine yol açar. Eşcinsellik her ne kadar özel alanda hoş görülse de kamusal alanda daima baskın şekilde görünür olan heteroseksüelliktir.

Neslin devamı ve toplumsal yeniden üretim için bir zorunluluk olan heteroseksüellik, işçilerin çocukları sayesinde iş gücünü yenilediği gibi, mirasını sonraki nesle bırakabilen burjuva sınıfının da daimiliğini sağlar.

Heteroseksüelliğin norm olarak benimsenmesi, heteroseksizmi yerleşik hale getirmekte ve bu da kapitalizmin daha iyi hüküm sürmesi için toplumu kutuplaştırarak birbirinden ayırmasına hizmet etmektedir. Bu ayrım özellikle gey ve lezbiyenlerin heteroseksüellerle aynı haklara sahip olmadığı alanlarda açığa çıkar: evlilik, evlat edinme. Heteroseksüel olmayan bireyler üzerinde farklı bir tahakküm biçimi mevcuttur. Buna göre, toplumsal cinsiyetler ve cinsellikler arası hiyerarşik sıralamayı şu şekilde yazabiliriz: “heteroseksüel erkek > gey erkek > heteroseksüel kadın > lezbiyen kadın”. Gündelik hayatta kullanılan küfürlerde (‘ibne’, ‘nonoş’, ‘kırık’) karşılaşabileceğimiz bu durum erkekliği yüceltir, kadını ve “kadınsılığı” aşağılar.

Farklı cinsel pratikleri olan ya da verili toplumsal cinsiyet rollerine sahip olmayan kişiler, toplumdan ve toplumsal kurumlardan dışlanırlar. Transseksüeller, transgenderler ve interseksler kamusal ve toplumsal alanda görünür olmayan gruplardır. Özel alanda hoş görülseler bile, kamusal alana çıktıkları anda insanlık dışı muamelelere maruz kalırlar. Evlenme, evlat edinme gibi haklara diğerleriyle eşit şekilde sahip olmadıkları halde, meşru bir hayat kurmaları ya da geçiş süreçlerini bir an evvel tamamlayarak ikili cinsiyet rollerinden birini benimsemeleri yönünde zorlanırlar. Heteronormatif zihin dünyası “norm dışı” bu insanların maruz kaldıkları fiziksel ve psikolojik şiddetin baş sorumlusudur.

k

Heteronormatif baskı düzenine karşı, ezilen toplumsal grupların, yeni ve kitlesel bir feminist/LGBT hareketi için birlikte mücadele etmeleri gündemde. Verili toplumsal cinsiyet rollerine ve normlara uymaları için zorlanan bu gruplar, ortak hakları temelinde bir araya gelerek hareket edebilirler. Zira tahakküm ve baskı biçimlerine karşı yürütülecek mücadeleler, birbirlerinden ayrılmamalıdır.

Oysa, 1970’li yılların feminist hareketi, öncelikli ve kategorik olarak kadını ezen baskı biçimlerinin mevcudiyetini gündeme getirmişti. Judith Butler ve queer hareket ise, bundan farklı olarak, ‘kadınlığın’ da toplumsal cinsiyet kavramına bağlı olarak ‘imal’ ve ‘inşa’ edilmiş bir kimlik olduğunu ortaya koydu. Buna göre kadınlar da kendi içlerinde türlü baskı biçimleri yaratmaktaydı: hetero- seksüel/lezbiyen ayrımı gibi. Siyasi militanlar ve aktivistler heteronormatif, ataerkil ve kapitalist düzeni aşmak için her türden farklı baskı biçimleri üzerine düşünmek zorunda.(YeniYol Sayı 2)

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • ONLAR HEP GÜLÜYOR

    08 Ağustos 2017 İnsan, Köşe Yazıları, Manşet

    Bir mücadele düşünün; kavganın güzelliğinde, güzellik kattılar kendilerine. Semih- Esra Özakça çifti ve Nuriye hocamız. Onurlu bir kavganın üç direngen insanı. Talimatlarla yapılan bir işte ‘’Adalet’’ aranır mı? diye haykırıyor Semih abi, eşine yazdığı mektubunda. Türkülerin ne güzel, sesin ne güzel deyişi hiç mi acıtmadı vicdan’ınızı ?  Ya eşyalarını dolaba yerleştirirken Esra’sının polarını bulması ve kendi kokusu sinmesin diye üşüse de giyememesi ya da doyasıya koklayamaması, hiç mi ürpertmedi içinizi ? Ömrüm kendine dirençli ve inanç...
  • Kitap Film Uyarlaması 6: The Sound and the Fury

    08 Ağustos 2017 Edebiyat, Kitapkurdu vs Sinefil, Köşe Yazıları, Manşet, Sinema

    Kitap: The Sound and the Fury - William Faulkner (1929) Film: The Sound and the Fury - Martin Ritt (1959) The Sound and the Fury - James Franco (2014) Faulkner'ın başyapıtı sayılan The Sound and the Fury'nin ve bilinçakışı tekniğiyle yazılan diğer bilimum romanın sinemaya uyarlanmasının her zaman içim imkansız olduğunu düşünürüm. The Sound and the Fury konusu itibariyle çok da ahım şahım bir şey olmasa da yazım stili açısından takdire şayan. Kitap ilk olarak zihinsel engelli Benjy'nin gözünden anlatılarak başlar, ardından bunalımla...
  • Altay için yeni bir sezon yeni bir heyecan

    07 Ağustos 2017 Güncel, Köşe Yazıları, Manşet, Spor

    2017-2018 SEZONU ALTAY VE DİĞERLERİ Geçen sene zor bir yıl oldu bizim için önce sapır sapır hoca değişikliği sonra gelen 20 maçlık yenilmezlik serisi ve sezon sonunda gelen play-off şampiyonluğu yine bizleri heyecanlandıran ve yeniden hayal kurmamızı sağlayan bir sürece itti. Evet geçen sene zor bir süreçti. Yeni bir yönetim yeni bir oluşum start verdi, Türkiye’ nin her yerinde spor okulları projesi, alttan gelen takıma birkaç dokunuş ve zamanında ödenen paralar ile ivme kazandı takım, belki zor bir yıldı ama yüzümüzün akı ile şampiyonl...
  • Cinsel Devrim

    02 Ağustos 2017 Araştırma, İnsan, Kadın, Köşe Yazıları, Manşet

    Cinsel Devrim; feminist hareket içerisinde yer alan 60'lı ve 80'li yılları kapsayan ve o yıllar arasında gerçekleştirilmiş olan bir hareket. Bu devrim sadece kadınları değil eşcinselleri de kapsar. Avrupa ( İsveç) ve Amerika ( San Fransisco) bu hareketin ilk adımlarının atıldığı ve kısa zamanda tüm dünyaya yayılmasında öncülük eden iki şehir olarak tarihe geçti. 68 kuşağı ya da 68 ruhunun gerçekleştirmiş olduğu bir harekette 68 ruhu, toplumdaki bütün adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri reddetti. Kadınların cinsel anlamda da özgür olmaları gerekt...