logo

Medya Sektöründe Kadın Çalışanlar

Medya Sektöründe Kadın Çalışanlar: İzmir’de Medya Sektöründe Gazeteci, Muhabir ve Yönetici Konumunda Çalışan Kadınların İş Hayatlarında Karşılaştığı Sorunlar

kadin1

Son 25 yıl içerisinde, dünya genelinde çalışma yaşamına katılan kadın sayısında önemli artışlar kaydedilmiş olmakla birlikte kadının çalışma yaşamında aynı doğrultuda bir iyileşme gerçekleşmemiştir.

Günümüzde dünya nüfusunun yaklaşık yarısı kadınlardan oluşmaktadır. Ekonomik ve toplumsal yaşamın bir yanını kadınlar, diğer yanını da erkekler teşkil etmektedir. Fakat kadınların ekonomik yaşama yaptıkları katkı ile toplumsal ve ekonomik kalkınmadan yararlanma düzeyleri doğru orantılı değildir.

TARİHSEL SÜREÇ İÇERİSİNDE KADIN İŞGÜCÜ

Kadınlar tarihsel süreç içerisinde değişen üretim biçimlerine göre birçok alanda birçok farklı statüyle ekonomik faaliyet göstermiştir. Kadınların gerçek anlamda ücretli ve işçi statüleriyle çalışma hayatına katılmaları sanayi devrimi ile birlikte olmuştur. Bu nedenle kadının işgücünden bahsettiğimiz noktada sanayi devrimini bu konunun dışında bırakmak çok da mümkün olmayabilir.

XV ve XVIII. yüzyıllar arasında, Ortaçağ’da Avrupa’da kadınlar erkeklerle birlikte en yoğun olarak terzilik, ayakkabıcılık ve fırıncılık gibi alanlarda çalışmaktaydı (Gıddens A. Sosyoloji Ayraç Yayınevi, Ankara: 2000: 27-43). Bu dönemde kadınlar ev yaşamında önemli bir konuma sahipti. Lonca sistemi bu dönemde önemliydi. Bu lonca düzeni içinde çok yoğun bir şekilde olmasa da bazı çalışma alanlarında kadın çalışanlara rastlanmıştır (Yurdakul S. Çalışan Kadının Korunması (Yayınlanmamış Doktora Tezi). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü; 1994).

Sanayi devrimini takip eden yıllarda kadın işgücü sayısı dokuma sektöründeki gelişmelerle artmıştır. Kadın işgücüne ihtiyaç bu alanda fazla olmuştur. Teknik gelişmelerin yaşanması, makineleşme ve uzmanlaşma kadın emeğinden yararlanmayı kolaylaştırmıştır. Bu da yukarıda bahsedilen sektördeki kadın işgücünde fazlalığı getirmiştir. (Ersöz G .A. Yönetici Kadınların ve Eşlerinin Ev İçi İş Bölümü Konusundaki Tutum ve Davranışlarına İlişkin Sosyolojik Bir Araştırma. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi; 1993:12-24). Kadınlar sanayi devrimi gibi hareketlerle kamusal alanda kendilerine yer bulma fırsatını elde ederken, üretime katılma şansını da ortaya çıkan işgücü ihtiyacı sayesinde kazanmıştır.  Sanayi devrimi aslında kadının evden çıkmasına yönelik bir ‘ilk adım’ olarak görülebilir.

Sanayi devrimiyle birlikte ataerkil yapıda da değişiklikler kendisini göstermeye başlamıştır. Sanayileşme, ev ve iş arasındaki kesin ayrımı yaratırken çekirdek aile yapısı üzerinde de etkili olmuştur. Çekirdek aile yapısı oluşurken kadınlar evlerinden çıkarak işgücüne önemli bir katkıda bulunmaya başlamışlardır. Bu katkı ise kadına yüklenen sorumluluklardaki artışı da beraberinde getirmiştir. Dışarıda çalışma hayatına katılan kadının sorumlulukları evde de devam etmiştir. Akşama kadar dışarıda çalışıp yorulan kadın akşam eve geldiğinde eşiyle ve çocuklarıyla da ilgilenmek ve evin tüm işlerini de yapmak zorunda kalmıştır ve kalmaktadır.

Kadınlar aynı dönemde ucuz işgücü olarak görülmenin yanı sıra erkek gücünün erişilebilir olmadığı ya da yetersiz olduğu durumlarda yedek işgücü olarak görülmüştür. Kadınlar patronların kendilerine ihtiyaç duyduğu dönemde iş konusunda teşvik edilirken, erkek işgücünün sağlandığı durumlarda evlere gönderilmiştir. O kadar ki savaş dönemi sonrasında ve özellikle 1920’li yıllarda bununla ilgili yasalar hazırlanmıştır. Yaslarla birlikte kadınlar evlere itilmeye çalışılırken, aynı dönemde çok sayıda erkek de kadınlardan geriye kalan ucuz işgücü alanlarını doldurmak zorunda bırakılmıştır. Buna dair de yasalar hazırlanmış ve erkeklere kendilerine sunulan işleri reddederek, o işlerde çalışmamaları durumunda işsizlik ödemesi yapılmayacağı söylenmiştir. Böylece kadınları iş alanından uzaklaştırmak ve çalışan erkek sayısını arttırmak kolaylaşmıştır. 1930’larda birçok kadın birçok ülkede işten çıkarılmıştır. Böylece aynı zamanda sigortasız da olan kadınlar mağdur edilmiştir.

Yine de sanayi devrimi kadınların özgürleşmesinde bir adım olarak görebiliriz. Çünkü sanayi devrimi kadına ekonomik bağımsızlık kazandırarak kendi ayakları üzerinde durma fırsatını verme yolunda önemli bir ‘ilk adım’ olmuştur. Ataerkil sisteme bir başkaldırı niteliğine sahiptir. Diğer taraftansa bu özgürlük kadınların yaşadığı birçok sorundan biri olan ‘emeğin değeri’ sorununu beraberinde getirmiştir. (Caner, 2004: 99).

XIX. yüzyılda kamu ve hizmet sektöründeki büyümeler kadınların toplam işgücüne katılım oranında artış sağlamıştır. (Tokol A.Dünya’da Kadın İşgücü. Türkiye’de Kadın İşgücü Seminerleri. TISK I-II, Tisk Yayınları; 1999: 28-42). II. Dünya Savaşı’yla da beraber kadın işgücü ekonominin tüm alanlarında sayıca artış göstermiştir. Bu durum üzerinde etkili olan faktörlerden biri olarak savaş sanayisinde silah altında bulunan erkek işgücünün yerini kadın işgücünün almış olması da gösterilebilir. (Altan Ö. Z. (1980). Kadın İşçiler ve Türkiye’de Kadın İşçilerin 1475 Sayılı İş Kanunuyla Korunması. E.T.T._.A. Yayınları. Eskişehir;1980: 32). Yukarda bahsettiğim erkek işgücünün erişilebilir olmadığı durumlardan birine bu durum örnek olarak gösterilebilir diye düşünüyorum.

Ayrıca bu duruma ek olarak II. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası sosyal politikaların gelişiminde de önemli adımlar atılması kadın işgücünü koruyucu ve destekleyici hukuksal düzenlemelerin geliştirilmesini sağlamıştır. Bununla birlikte II. Dünya Savaşı’ndan sonra kadın işgücünü koruyucu ve destekleyici önemli gelişmeler yaşanmıştır.

Yaşanan gelişmelere bağlı olarak:

İstatistiksel verilere göre – 1950, «15–64 yaş grubundaki kadın nüfusun, gelişmekte olan ülkelerde yüzde 50’si, gelişmiş ülkelerde ise yüzde 47’si ekonomik olarak aktif, yani çalışma yaşamı içinde yer almaktadır»  (Koray M. Çalışma Yaşamında Kadın Gerçekleri. AMME İdaresi Enstitüsü Dergisi, Ankara; 1992: 25-40).

Başka bir araştırmaya göre kadın istihdamının en yüksek olduğu ülke %71 ile

Danimarka iken; aynı araştırmanın sonucuna göre Türkiye’ de kadın istihdam oranı %24’tür.

  • % 71 – Danimarka
  • % 70 – İsveç
  • % 66 – Hollanda
  • % 65 – Finlandiya
  • % 62 – İngiltere
  • % 24 – Türkiye

 

Diğer taraftansa işin biçimi değişerek değişen sistem ve yaşanan gelişmelerle birlikte iş alanında yoğunluk sanayiden hizmet sektörüne kaymaya başlamıştır. Önceleri tarım sektöründe kendilerine iş imkânı bulan kadınlar sanayinin gelişmesiyle beraber tarım ve ev alanının dışına çıkma şansını elde ederken değişen sistem ve yaşanan gelişmelerle beraber iş alanındaki yoğunluk hizmet sektörüne kayınca kadınlar da kendilerine bu alanda yer edinmiştir.

 

Türkiye ve Kadın İşgücü Katılımı

Tarihsel sürece baktığımızda Türkiye’de kadının işgücüne katılımı bir zorunluluktan doğmuştur diyebiliriz. 20. yüzyılla beraber erkek işgücünün yaşanan savaşlar nedeniyle artık erişilebilir olmaması kadın işgücüne olan ihtiyacı doğurmuştur  (BKSSGM. (2000). Sağlık Sektöründe Kadın. Ankara; 2000: 14). Cumhuriyet  sonrası hızlanan sanayileşme ve buna bağlı olarak ortaya çıkan göç hareketleriyle değişen hukuk siteminin kadın – erkek eşitliği alanında bir adım olması ve kadına istediği alanda öğrenim görme ve meslek edinme hakları gibi hakların verilmesiyle kadınlar için yeni iş alanları doğmuştur (Ersöz G .A. Yönetici Kadınların ve Eşlerinin Ev İçi İş Bölümü Konusundaki Tutum ve Davranışlarına İlişkin Sosyolojik Bir Araştırma. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi;1993:42).

Bu noktada kadının Türkiye’de işgücüne katılımının yıllara göre dağılımına bakmak bu konuda genel bir görüşe sahip olmak açısından önemli olabilir diye düşünüyorum.

Kadınların işgücüne katılma oranı

  • 1990 yılında  % 34.1 ,
  • 2002 yılında % 26.9,
  • 2004 yılında % 25.4,
  • 2010 yılı için % 27.6 olarak belirlenmiştir.

Kadınların işgücüne katılım oranları düşüktür ve yıllara göre azalma göstermektedir.

Türkiye’de kadın işgücünün sınıflandırması ise .alışan kadının niteliklerine bakarak üç ayrı grupta ele alınmıştır:

  • Yoğun olarak tarım sektöründe ücretsiz aile işçisi konumunda çalışan, kırsal alanda yaşayan kadınlar;
  • Kentlerde emek – yoğun işlerde istihdam edilen düşük ücretli eğitimsiz ya da kısıtlı eğitimli, alt sosyo – ekonomik sınıftan gelen kadınlar;
  • Diğer grup ise meslek sahibi, yüksek eğitimli, yüksek ya da yüksek orta sınıf kadınlardır.

(İpek İ. Kentli Kadınlar ve Çalışma Yaşamı. 75 Yılda Kadınlar ve Erkekler. Tarih Vakfı Yayınları. Ankara;1998:287).

2010 yılı verilerine göre işgücüne katılan kadınların % 42.4’ü tarım sektöründe, % 15.9’u sanayi sektöründe ve % 41.7’si ise hizmet sektöründe çalışmaktadır.

Bunun yanında “İş piyasasında iş ve mesleklerin “kadın işleri” ve “erkek işleri” olarak ayrışıp toplumsal kabul görmesinden dolayı, kadınlar ancak geleneksel kadın mesleklerinde yoğunlaşmakta, daha düşük statülü ve ücretli işlerde çalışmaya razı olmaktadırlar”. Hizmet sektörünün kadınlar için uygun olduğu fikri toplumsal olarak kabul görmüştür.

KSSGM  (T.C Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü)

 

Türkiye’ de Kadınların İşgücüne Katılımını Belirleyen ve Etkileyen Faktörler

Bazı çalışmalar Türkiye’de kadın işgücü katılımının nedenini ekonomi temelli açıklarken bazı çalışmalar ise katılımın fazla olmamasının kültürün etkisiyle ortaya çıkan bir sonuç olduğunu savunmaktadır. Bu durumda etkili olan kültürel faktörler ise kadının toplumsallaşma süreciyle edindiği ev işlerinden sorumlu olma ve çocuk bakımı gibi roller olarak gösterilmektedir. Günümüzde kadınlar geçmiş yıllara göre daha geç yaşta evlenmektedirler ve doğum oranları ise daha düşüktür. Bu değişikliklerle beraber Türkiye’de kadın işgücü katılım oranı sadece uluslararası standartlara göre çok düşük bir orana sahip olmakla kalmayıp bununla birlikte bu oran son yirmi yıldır düşüş göstermektedir.

http://web.worldbank.org/WBSITE/EXTERNAL/COUNTRIES/ECAEXT/TURKEYINTURKISHEXTN/0,,contentMDK:22511762~pagePK:1497618~piPK:217854~theSitePK:455688~isCURL:Y,00.html

Çalışmalar oranlardaki bu düşüklüğün sebebini kırsal alandan kentlere göç eden eğitim düzeyi düşük kadın nüfusun işgücüne katılımının olmaması olarak açıklamaktadır. Yapılan çalışmalara göre kültürel ve ekonomik engeller bu grubun önünde bir engel olarak durmaktadır. Bu çalışmalarda ekonomik engeller mevcut belirsiz çalışma koşulları olarak tanımlanırken kültürel engeller kadınların toplumsal cinsiyet rollerinden ve toplumsal taleplerden kaynaklanan engeller olarak tanımlanmaktadır.

http://web.worldbank.org/WBSITE/EXTERNAL/COUNTRIES/ECAEXT/TURKEYINTURKISHEXTN/0,,contentMDK:22511849~pagePK:1497618~piPK:217854~theSitePK:455688~isCURL:Y,00.html

 

Hizmet Sektörü ve İşgücü

     21. yüzyılla beraber tarım ve sanayi sektörlerinin ağırlığı ekonomide azalmıştır. Bunların yerini ise hizmet sektörü olarak adlandırılan bilgi ve iletişim teknolojilerin kapsayan yeni dönem almaya başlamıştır.

Kadın işgücü önceleri tarım sektöründe kendini gösterirken sanayileşmeyle birlikte sanayide de aktif olarak rol almaya başlamıştır. Hizmet sektörüne baktığımızda kadın işgücü oranın sektörde önemli bir paya sahip olduğunu söylemek mümkündür. Kadın işgücü istihdamı hizmet sektöründe daha fazladır. Buna sebep olarak da hizmet sektöründeki birçok işin fiziksel güç gerektirmemesi, sektördeki esnek çalışma saatleri ve hizmet kesimindeki işlerin genellikle yerleşim bölgelerinde veya bu bölgelere yakın yerlerde bulunması gösterilmiştir (Dura-Atik: 2002:104).

Hizmet sektörü günümüzde kadın işgücü istihdamının en çok olduğu alandır.

Türkiye’de ekonomik faaliyet kollarına göre çalışan kadınların erkeklere oranı

  • Tarım, ormancılık, avcılık ve balıkçılık  0.96
  • İmalat sanayii  0.25
  • Hizmetler genel  0.20
  • Toptan ve perakende ticaret, lokanta ve oteller  0.11
  • Ulaştırma, haberleşme ve depolama  0.03
  • Mali kurumlar, sigorta, taşınmaz mallara ait isler ve kurumları, yardımcı iş hizmetleri 0.39
  • Toplum hizmetleri, sosyal ve kişisel hizmetler 0.32

(Kaynak: DDE, HDA Nisan 1999).

 

Toplumsal Cinsiyetin İşgücüne Katılım Üzerindeki Rolü

    Yukarıda bahsettiğim tüm süreçte etkili olan en önemli faktörün toplumsal cinsiyet olduğunu düşünüyorum ve bu nedenle bu sürece toplumsal cinsiyetin etkisinin ayrı bir başlık altında açıklamasının gerekli olduğuna inanıyorum. Toplumsal cinsiyet kavramı her türlü tanım ve bakış açısını etkileyen belki de en önemli kavram olarak varlığını sürdürmektedir. Sosyal ve siyasal her alanda kendini gösteren bu kavram üretim sürecinde de etkili olmakta ve aslında düşündüğümüzden daha derinde bir şeyi, var olan kaynaklardan kadın ve erkeğin nasıl yararlandığı sürecini etkilemektedir.

Toplumsal cinsiyet kavramı kendisine dair birçok tanımın yapıldığı bir kavram olmakla birlikte ben burada daha çok içinde yaşadığımız sosyal ve ekonomik sistemin bu kavrama bağlı olarak kadın üzerinde üretim sürecine dâhil olma açısından yarattığı etkiyi açıklamaya çalışacağım. Kavramın kadınlar açısından yarattığı sonuçlara değindikten sonra kavrama yüklenen anlamlar dâhilinde cam tavan etkisinin kadınlar açısından yarattığı sonuçlara ile kadın ve erkeğin cinsiyet rollerine dayalı ücretlendirilmesi üzerinde duracağım.

Marks ve Engels’in toplumsal cinsiyet hakkındaki teorilerine bakacak olursak Engels’in kadının toplumsal ve ekonomik yapıda ikincilleştirilmesi üzerinde durduğunu söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Bununla birlikte Marks ise kapitalizmin getirdiği ekonomik ve sınıfsal yapının kadın üzerindeki etkisi üzerinde durmuştur. Kadın üretimden dışlanmış ve ikinci bir varlık haine gelmiştir. Marks’a göre bunda etkili olan faktör ise ekonomik yapının toplumsal cinsiyet üzerindeki etkisidir. Ekonomik yapı sistem dâhilinde olan her türlü kuruma eril bir bakışla şekil verirken kadın toplumsal hayatın birçok alanında ikincil bir öğe olarak varlığını sürdürmektedir. Aile ve evlilik gibi kavramlar sistemin devamlılığına hizmet ederken bu kavramlar sistem içerisinde her an yeniden üretilmekte ve kuvvetlendirilmektedir. Bu kavramlar doğallaştırılmakta ve sistemin doğal bir parçası olarak görülmektedir.

Bu bağlamda baktığımızda kadının sosyal ve hukuksal birçok alandan uzak tutulmakta olduğunu söyleyebiliriz. Kadınların ve erkeklerin toplum içinde sahip oldukları farklı statüler aslında toplumsal olarak belirlenmektedir. Bunda cinsiyetin herhangi bir rolü söz konusu değildir. Hemen hemen her yerde kadınların ikincil olarak görülüyor. Toplumsal cinsiyet rollerine bağlı olarak kadınların sahip olduğu haklar daha azken kadınlar kaynak denetiminde de sınırlandırmalarla karşılaşmaktadır. Sistemin kadın ve erkek olmaya yüklediği tüm anlamlar erkeğin gücünü ve otoritesini kuvvetlendirirken kadına verilen rolleri de pekiştirerek erkeklere ait olarak görülen bu alanlardan kadının uzak tutulmasını da beraberinde getirmektedir. Erkeklerin ve toplumun sistematik şiddetine maruz kalan kadınlar toplumsal, ekonomik ve siyasal kurumlarda karar almada az güce sahiptir (Bhasin, 2003a: 5). Bhasin kadınları kapitalist sistem dâhilinde işçilere benzetmektedir. İşçiler kapitalist sistemde çok önemli bir rol oynamaktadır ve hatta bir ölçüde yönetime dahi katılmaktadır, ancak asla denetime ve güce sahip değildir (Bhasin, 2003b: 14). Bu açıdan baktığımızda Bhasin’in bu düşüncesini işçi ve kadın arasındaki bir çeşit benzerlik olarak değerlendirebiliriz. Kadınlar çoğu zaman dikkate alınmaz. Sistem dâhilinde oluşan kadın kimliği kadını eve bağlayan; onu çocuk bakmakla ve evle ilgili işlerle tanımlayan; sakin, uyumlu ve erkeğe bağlı olarak resmeden bir kimliktir. Yaratılan bu kimlik her gün yeniden üretiliyor, pekiştiriliyor ve böylece garipsenmiyor. Bu da ataerkil yapının kadının önüne koyduğu engelleri aşmayı her geçen gün daha da zorlaştırıyor.

Yani toplumsal cinsiyet kavramı her türlü tanım ve bakış açısını etkileyen belki de en önemli kavram olarak varlığını sürdürmektedir. Sosyal ve siyasal her alanda kendini gösteren bu kavram ve kadın olmaya yüklenen toplumsal cinsiyet yargıları üretim sürecinde de etkili olmakta ve aslında düşündüğümüzden daha derinde bir şeyi, var olan kaynaklardan kadın ve erkeğin nasıl yararlandığı veya yararlanamadığı sürecini etkilemektedir. Hatta birçok işverenin kadınsı cinsiyet rolüne uygun davranmadığı için kadın çalışanların işine son verdiği bilinen bir gerçektir (Dökmen 2006: 98). Bu perspektiften bakıldığında insanın aklına kadınların davranışta karşısındaki kişinin kalıp yargısal beklentilerine uygun davranışları göstermesi olarak tanımlanabilecek davranışsal doğrulanma zorunluluğunda bırakılıp bırakılmadığı sorusu gelmiyor değil.

Kadınlar erkeklerden daha uzun süre veya eşit sürede çalışsalar da işlerine ya daha az değer verilir ya da kadınlara erkeklerden daha az ödeme yapılır.

Bu nedenle kalıp yargısal davranışlar dediğimizde başlık altında üzerinde durulmasının önemli olduğunu düşündüğüm bir diğer konu ise toplumsal yargı kalıplarının beraberinde getirdiği önyargı ve ayrımcılık konusudur. Önyargı konusuna toplumsal cinsiyet kavramı açısından baktığımızda öncelikle şunu söyleyebiliriz ki bu önyargıların çoğu kadınlara yönelik olurken erkeklere yönelik olanları da varlık göstermektedir. Fakat bun durumun yarattığı mağduriyetle en çok kadınlar karşı karşıya kalmaktadır. Örneğin “kadın işi” ve “erkek işi” olarak yapılan kategorileştirme tamamen toplumsal yargıları içermekle birlikte bu söylemden kaynaklanan bir sebeple işe alma sürecinde kadınların önüne koyulan engeller bu önyargıların davranışa dönüşerek ayrımcılık halini aldığını göstermektedir. Yapılan bu ayrımcılığı cinsiyetçilik olarak adlandırmak da mümkün olabilir. Cinsiyetçilik “erkek egemen toplumda kadınlara yönelik olumsuz tutumların hayata ayrımcılık olarak yansıması sonucunda kadının sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanlarda erkeğe göre düşük konumlarda tutulması olarak tanımlanmaktadır” (Dökmen, 2006: 122). Kadınlara yönelik iki türlü cinsiyetçi ayrımcılıktan bahsetmek mümkündür. Bunlardan birincisi kadını zayıf görerek onu korumayı içerirken ikincisi kadını aşağılayan bir ayrımcılığı içermektedir

Kadınların ev dışındaki işleri daha çok ev içi işlerinin bir uzantısı olarak görülmektedir. Kadınlar daha çok okul öncesi öğretmenliği veya hemşirelik gibi alanlarda karşımıza çıkmaktadır. Erkekler ise daha güç isteyen ve mekanik ve mühendislik gibi işlerde görev almaktadır.  Kadınların ve erkeklerin iş açısından sektörde dağılımına baktığımızda toplumsal cinsiyete dayalı işgücü dağılımını görebiliyoruz. Bunda en büyük etkinin cinsiyet ayrımcılığı olduğunu söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Yukarda da ifade ettiğim gibi cinsiyet ayrımcılığının etkisiyle bazı işlere “kadın işi” olarak bakılırken bazı işler “erkek işi” olarak tanımlanmaktadır. İş yerlerinde cinsiyet ayrımcılığının bir diğer görünüş biçimi ise detaylı olarak değinmeyeceğim bir diğer konu olan doğum izni yetersizliği veya doğumdan kaynaklanan işten çıkarılma gibi konularda kadınların karşısına çıkan ayrımcılık kaynaklı engellenmelerdir.

Yani kadınlar da erkekler gibi çalışma alanında yer alsa da yer alan asıl aktör olarak erkeklerdir. Günümüzde önyargılar ve ayrımcılık azalma göstermiş olsa da cinsiyetçi ayrımcılık devam etmektedir. Bu ayrımcılıktan en fazla ise kadınlar olumsuz olarak etkilenmektedir. Ataerkil sistemde erkek parayı kazanan olarak görülmektedir ve işe alınma konusunda kadınlardan önceliğe sahiptir. Kadınların ise evde tutulma durumları doğal olarak karşılanmakta ve üretimde yer almaları erkek gücünün erişilebilirliğinin olmadığı sürece mümkün olmaktadır. Bu da bize aslında toplumsal cinsiyete bağlı işbölümünü göstermektedir. Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü beraberinde eşitsizliğe yol açmaktadır.

Bu eşitsizliğin bir diğer görünüş biçimi ise ücret konusunda karşımıza çıkmaktadır. Kadınların kendileriyle aynı işi yapan birçok erkekle aynı ücreti almadığı bilinen bir gerçektir. Bu durum cinsiyet temelli ücretlendirme olarak adlandırılabilecekken cinsiyet temelli ücretlendirme kadınların ve erkeklerin aldığı ücretlerin cinsiyet temelli olarak belirlenmesi olarak görülebilir. Erkeklerin ve kadınların ücreti konusunda eşit dağılım yapılmazken kadınlar bu konunda da dezavantajlı konumda olurlar. Üstelik herhangi bir ekonomik bunalım veya kriz döneminde ilk işten çıkarılan grup kadınlar olmaktadır. Bir araştırmaya göre eğitim ve işe alınmadaki cinsiyet eşitsizliğinin yanı sıra daha kısa kariyere sahip olmak da kadınların daha düşük ücret almasına neden olarak gösterilmektedir. Birçok ülkede yapılan çalışmalara göre kadın ve erkek işgücü arasındaki ücret farkı hamilelik ve çocuk yetiştirme döneminden kaynaklanmaktadır. Kadın çalışanların çoğunun 25 – 30 yaş arasında çocuk yetiştirmek için işten ayrıldığı veya yarı zamanlı işlerde çalıştığı, bu dönem sonrasındaysa bazılarının tam zamanlı işlere döndüğü görülmektedir. Bu durumsa daha yavaş terfi ve daha az kazanmaya yol açmaktadır. Bu durum aynı zamanda anneyi destekleyici politika ve uygulamaların eksikliğine de dikkat çekmektedir (Wirth, 2004: 29, 32). Kadınlar eşit işe eşit ücret mücadelesini hala vermektedir. Emeğin sömürülmesi bir kadın meselesi olmanın daha ilerisinde bir insan hakkı meselesi olarak görülmelidir.

Dahası kadınların önüne sistemin kendisinden kaynaklanan bir takım engeller konularak kadınların çalıştıkları alanda ilerlemeleri engellenmektedir. Bu engeller literatürde cam tavan etkisi olarak adlandırılırken kavramın temelinde yatan neden, cinsiyet temelli engeller olarak görülmektedir (Lockwood, 2004). İş yerinde kadına yönelik ayrımcılığın bir diğer şekli olan kariyer ve ilerleme konusunda karşımıza çıkan engeller kadınların birçok alanda yeteri kadar çalışmasına karşın erkek çalışanlar kadar bulundukları pozisyonda ilerleme kaydedememesini beraberinde getirmektedir. Cam tavan etkisi olarak adlandırabileceğimiz bu durum bir engel yokmuş gibi görünse de kadınların iş hayatlarında karşılaştıkları engellerdendir. Erkekler hem gerekli eğitimi almak anlamında hem de daha fazla çalışma imkânına sahip olma anlamında daha avantajlı durumdadır ve bu nedenle meslekte yükselmeleri ve ilerlemeleri kadınlara göre daha kolay ve çabuk olmaktadır (Bhasin, 2003a:30). Kadınlara yüklenen sorumlulukları kültürden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Bu durum bile bize daha en başından kadınların birçok engelle karşı karşıya kaldığını göstermektedir.

İş yerlerinde yönetici pozisyonlarına bakıldığında kadınların erkeklere göre daha alt kademe pozisyonlarda yer aldığı ve kadınların egemen olduğu ve daha çok kadın yöneticilerin yer aldığı alanlarda bile erkeklerin kadınlardan daha üst kademelere yükseldiği görülmektedir (Wirth, 2004: 2,13). Kadın yönetici sayısının azlığı uzun süre hâkim olan “tek cinsiyetli” yönetici görünümünün hâkim olmasıyla açıklanabilir (Barutçugil, 2003).

Kabasakal’ın araştırmasına göre Türkiye’de üst düzey kadın yöneticiler kadın meslektaşlarına göre daha avantajlı konumlarını üst sınıf aileden gelme, elit okullarda okuma, büyük şehirde yetişme, kişilik özellikleri, kontrollü kadınsı görünüme sahip olma, feminist olmama gibi özelliklerle sağlamıştır. Diğer taraftan yönetici konumundaki bu kadınlar ataerkil yapıya uygun bir hayat sürdürmeyi tercih ederek aile yaşamını önemsemektedir ve bu durum da yönetici kadın sayısındaki azlığın nedenlerinden biri olarak görülmektedir (Kabasakal ve Bodur, 1998: 37).

Türkiye’de kadın yönetici sayısının az olmasının bir diğer nedeni olarak da mesleki cinsiyet ayrımı gösterilebilir. Daha önce de söylediğim gibi kadının yapabileceği uygun işler ailesini ve evi ihmal etmeyeceği öğretmenlik gibi işler olarak görülmektedir. Çalışma saatlerinin daha düzenli olduğu ve zorunlu seyahatlerin olmadığı işler kadınlar için daha uygun işler olarak adlandırılmakta ve kadınlar tarafından diğer işlere göre daha fazla tercih edilmektedir. Yönetici ve girişimci pozisyonlarının gerektirdiği seyahat etme zorunluluğu, düzensiz çalışma saatleri gibi faktörler Türkiye’de bu pozisyonların kadınlar tarafından tercih edilmemesinin bir diğer nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’de kadınların en çok çalışmayı seçtiği alan kamu sektörüdür. Kamuda çalışan kadınlar ise orta kademede yoğunlaşmıştır. Yükseköğrenim görmüş kadınlar daha çok kamu yönetimi alanında eğitim alırken kamu yönetiminde üst düzey yönetici kadın sayısı çok azdır (Özkaya, 2003).

Kadınlar yönetime geldiğinde karşılaşılan en önemli sorunlardan biri de erkek çalışanların kadının görevinin ev ve çabuk bakımı olduğuna dair düşüncesidir (Barutçugil, 2002: 27, 28). Tüm bu anlatılanlar bize gösteriyor ki toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı basmakalıp düşünceler ve kadınlardan beklenen birtakım davranışlar kadınların iş hayatında yükselmelerinde sürecin en başındaki eğitim alma sürecinden iş esnasındaki süreç olan mesleki ilerlemeye kadar olan tüm süreçte olumsuz yönde etkili olmaktadır. Bu etkilerin bir kısmı işe alınmada eşitsizlik olarak karşımıza çıkarken bir kısmı da eşit olmayan ücretlendirme ve cam tavan etkisi olarak kendisini göstermektedir.

Ezgi Olgun’un araştırması için tıklayınız.

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.