logo

Kitap incelemesi: Geçmişiniz İtinayla Temizlenir

Tarihin metodolojik olarak ele alınmasından bu yana tarih üzerine yapılan araştırmalara ve tarih üzerine yazılanlara baktığımızda birbirinin tekrarı ve savunucusu bilgilerle karşılaşıyoruz. Okullarda on yıllardır okutulan tarih ders kitaplarının da bu anlayış etrafında şekillenmiş genel edebiyattan çok da farklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Yapılan her yeni çalışma birbirinin tekrarı, savunucusu niteliğindedir.

10815-gecmisiniz-itinayla-temizlenir

Burada üzerinde duracağım Cemil Koçak tarafından hazırlanan “Geçmişiniz İtinayla Temizlenir” adlı kitapta Cemil Koçak’ın bildiğimiz anlamda üretilen tarih anlayışından ve bilgisinden daha başka bir bakış açısıyla kitabını oluşturmuş olmasıdır. Verdiği her bilgiyi kitap içerisinde de yer verdiği tarihi belgelerle okuyucuya aktarmış ve karşı durduğu her argümanı kanıtlarıyla okuyucuya sunmuştur. Belki de bu belgeler sayesinde verdiği bilgiler bilimsel tarih bilgisi adı altında konuşulmaya uygundur. Yorum yapmak için gerekli doğru bilginin olması gerektiği gerçekliğini yazar kendi içinde kitabında kendisiyle çelişmeyecek şekilde vermiştir. Verilen bilgilerin güvenirliliğini göstermeye yönelik kitapta yer alan belgeler her türlü yorum ve tartışmayapmaya açıktır. Kitapta önemli olan nokta bence yapılan tartışmaların ve geliştirilen karşı argümanların kulaktan dolma tarih bilgisiyle değil, tarihe yönelik bilimsel bilgiyle ve belgelerle geliştirilmiş olmasıdır. Yazar çeşitli zamanlarda yazdığı köşe yazılarında, makalelerinde ve daha önce yazmış olduğu kitaplarında yer alan bilgileri bir araya getirerek konusunu Milli Mücadele Dönemi’nin ve sonrasının oluşturduğu otuz yıllık bir araştırmanın ürünü olan kitabını ana hatlarıyla üç bölüme ayırmıştır.

Sunuş bölümünde tarihçiler ve tarih anlayışımız üzerinde durmanın yanı sıra kitabını oluşturma sürecinden de bahsetmiştir. Yazarın sunuş bölümünde de bahsettiği gibi resmi tarihin nasıl “geçmişiniz itinayla temizlenir” kampanyasıyla yeniden üretildiği ve her geçen gün bu anlayışın nasıl sürdürüldüğü kitabın genel konusunu oluşturmaktadır. Kitabın başında yer alan içindekiler ve sunuş bölümlerini kitabın ana hatlarını oluşturan üç bölümden birincisi takip etmektedir.

Atatürk ve Tek–Parti Rejimi başlığı altında oluşturulan ilk bölümde yazarın çeşitli tarihlerde Radikal isimli gazetede iki binli yıllarda yer alan yazıları ile kendisinin doksanlı yıllardan başlayarak yazdığı kitaplarından yaptığı alıntı yazı ve makaleler yer almaktadır. Her bölümde yer alan çeşitli dönemlere ve yayınlara ait yazıların ve makalelerin varlığı bu kitabın ve yazarın yapmış olduğu çalışmaların uzun yılları kapsayan çalışmaların bir sonucu olduğunu göstermesi açsından önemlidir.

Yazar kitabının Atatürk ve Tek Parti Rejimi isimli ilk bölümünde geçmişe dair bilginin doğruluğuna ve bu yönde yapılacak yorumun geçerliliği üzerine verdiği bilgilerin arkasından iki bin altı yılında Bugün isimli gazetede yazar olan Toktamış Ateş’in “Topal Osman ya da Osman Ağa” başlıklı yazısına cevap veriyor. Toktamış Ateş bu yazısına Topal Osman’la ilgili genel tarih bilgisini okuyucuya sunarak başlıyor. Sonrasında Cemil Koçak’ın da kitabında bahsettiği Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın yaşamıyla ilgili değerli bir çalışma yayınlayan İpek Çalışlar’ınkitabında yer alan Latife Hanım’ın kardeşi Vecihe Hanım’ın anlattığı Topal Osman olayından, Atatürk’ün Çankaya’dan kadın kılığında çıktığına dair bilgi verdiği anıdan bahsediyor ve bu anının gerçeklik değerinin olmadığını kişisel yorumlarıyla objektiflikten uzak bir yöntemle yani  bilimsel olmayan argümanlarla destekliyor. Toktamış Ateş on bir temmuz iki bin altı yılında Bugün isimli gazetede yazdığı yazısında bu yazılanların ve gündeme getirilmeye çalışılan durumların Atatürk’ü karalama politikalarının bir parçası olduğu üzerinde de duruyor. Toktamış Ateş ile Cemil Koçak arasında geçen bu karşılıklı atışmaların ayrıntılarına girmemekle beraber asıl anlatmaya ve daha doğrusu anlamaya çalıştığım şey şu; diyelim ki bu anının bir gerçeklik değeri var. Sırf insanların kafasındaki Atatürk resminin zedeleneceğini düşünüyoruz diye bundan bahsedilmemeli veya yokmuş, hiç olmamış gibi mi davranılmalı? Karalamalar veya diyelim ki bu tür gerçeklikler onun varlığından ve yaptıklarından ne götürebilir? Çıkarlar söz konusu olduğunda konuşmamak da yanlış değil midir? Aslında İpek Çalışlar’ın kitabında yer alan bu anı tarih anlayışındaki kabızlığı biraz olsun kırmaya yönelik bir adım olarak görülebilir ancak, bu adımın çok da bir çıkış noktası veya farklılık sağlayamadığını veya amacına ulaşamadığınısöylemek mümkün olabilir. Burada önemli olan bir diğer nokta da bence şu ki yazmış olduğu yazılarda Cemil Koçak’ın anınınVecihe Hanım’ın anlattığı gibi veya değil gibi bir argümanla karşımıza çıkmamış olmasıdır. Onun eleştirdiği nokta Toktamış Ateş’in tutumudur. Onun yöntemindeki bilimin yokluğunu ve objektif tarih anlayışının eksikliğini eleştirmektedir .

Cemil Koçak kitapta ayrıca Atatürk’ün siyaset adamı olduğunun unutuluyor ve unutturuluyor olması üzerinde de duruyor. Atatürk’ün içinde bulunulan duruma göre davranmak zorunda olduğundan bahsediyor. Belki de bu nedenle o yıllarda sansür yoğun olarak varlığını sürdürmüştür. Atatürk’ün söylediği birçok söz ve söylemkonjonktüregöre şekil almıştır. Mesela Birinci Dünya Savaşı’na yönelik tutumunun savaşın başlangıcındaki ve sonrasındaki değişimi, Kürtler’e özerklik verilmesi yönündeki tutumundaki zamanla gözlemlenen farklılık ile Bolşevik ve Che yanlısı görünürken meclisi camiden açması vb. buna örnek gösterilebilir. Bu çerçeveden baktığımızda savaşa yönelik tutumu söz konusu olduğunda desteklerini almak  içinİttihatçıların yanında yer alması, Milli Mücadele’de Kürt desteği için Kürtler’e yönelik özerkliği destekliyor gibi görünmesi ve bu yönde söylem oluşturması, toplumda büyük bir kitle olarak varlığını sürdüren İslamiyet yanlılarının desteğini almak için camiden meclisi açması vs. konjonktüre uyma zorunluluğunda olunduğunu veya bunun üzerinden siyaset yapıldığını ve nihayetinde Atatürk’ün de bir siyaset adamı olduğunu göstermektedir. Cumhuriyet’in halifelik varken ilan edildiğini düşünecek olursak bu düşünce daha da güçleniyor.

Camiden meclisi açma olayına daha derinden bakacak olursak bence Benedict Anderson’-un üzerinde durduğu hayali cemiyetler hakkında konuşabiliriz. Din Osmanlı için de Türkiye için de her dönemde ortak alan olarak kullanılmıştır. Din kamusaldan özele alınmış ve böylece millet kavramı yeniden üretilmiştir. Din farklılıkları eriten ortak bir konudur. Bu da modernite kavramının yaşayan bir şey olarak tutulması için gereklidir. Türkiye’de bunun Türklük üzerinden yapıldığını söylemek de mümkündür. Hatta belki de dinden çok Türklük kavramı kullanılmaktadır ortak vicdanlar söz konusu olduğunda. Oluşturulan söyleme bakılacak olursa Türklük de farklılıkları eriten bir araç olarak düşünülebilir. Bu eritilmiş durum da ulusal kimlik kavramını ortaya çıkarır ki bu da modernlik ve modern milliyetçiliğin ön koşuludur. Özellikle mozaik yapı modernliğin çok da kabul ettiği bir şey değildir ve belki de zaten bu yüzden alternatif modernleşmeler de kabul edilmemektedir.

Atatürk’e ve Atatürkçülüğün her dönemde bu kadar sokakta, okulda ve evlerde vs. bir gösterge olarak yer almasına bakacak olursak kavramın kendisini günlük hayatta, kültürde sürekli yenilediğini söylemek mümkündür. Topluma, insanlara kendisini sürekli hatırlatır. Hayatın her alanında şarkılarla, danslarla, dille, geleneklerle, önyargılarla, korkularla sürekli devam eden bir hatırlatma süreci vardır ve bu süreç biz farkında olsak da olmasak da devam etmektedir. Atatürk’ e dair kesin çizgileri olan ve alternatifleri kabul etmeyen bu söylem de günlük yaşantımızın bir parçası olarak varlığını korumaya devam etmektedir. Cemil Koçak’ın yazmış olduğu bu kitap ise buna bir alternatif olarak düşünülebilir. Farklılıkları göstermeye çalışması ve farklı bir söylem içermesi açısından önemlidir. Mesela kitapta Atatürk’e dair verilen bilgilere baktığımızda Atatürk’ün içindeki başka bir boyutu daha görüyoruz. Örneğin o da her zaman söylediği gibi davranmamış veya davrandığı gibi düşünmemiştir. Burada önemli olan nokta bize sunulan Atatürk resmindeki farklılık, değişkenlik, onun da içinde canlı olarak varlığını sürdüren her şey, tüm duygular ve sözlerdir.

Aslında o dönemde Atatürk’ü insanüstü görme durumundan çok da uzaklaşılamadığını görüyoruz.Söylediği her sözün ayet haline getirilip sorgulanmadan kabul edildiği ve kimseye de bunun aksini söyleme hakkının verilmediği bir gerçektir. Aynı durum Milli Mücadele Dönemi’nde verilen ölü sayısına dair belirtilen sayılar söz konusu olduğunda da yapılmıştır. Gerçekte olduğundan daha fazla ölüm gerçekleşmiş gibi gösterilerek bu durum da efsaneleştirilmiştir. Unutulan nokta şudur ki daha az ölümün olması Atatürk’e ve Milli Mücadele’ye daha fazla başarı katacaktır. Daha az insanın ölmesi demek daha büyük bir zafer demektir. Atatürk’ün bunlardandaha fazlası olduğu unutulmuştur. İnsanlar ve toplum bu oluşturulan söylem üzerinden bir arada tutulmaya çalışılmıştır belki de. Bence unutulan bir nokta var ki o da şu; konuşulmuyor olması o düşüncenin gerçekte var olduğu gerçeğinden veya konuşulmasa da düşünülüyor olduğu gerçeğinden bir şey götürmediğidir. Düşünceler sadece bastırılıyor ve en ufak bir çatlak bulduğunda kendini göstermek için açığa çıkıyor. Bir diğer önemli nokta da şu ki konuşmayarak gerçekte olanının yanlış olduğu kabul edilmiş olunmuyor mu bir şekilde?

Unutulan bir konu da geçişin gerçekten var olduğudur. Aslında bir kopuş veya yeni bir şey olma değildi bu, bir devamlılıktı. Osmanlı Devleti’nin dayattığı yaşam biçimi, inanç ve eğitim sistemi, vatan ve millet anlayışı Milli Mücadele ve Tek Parti Dönemi’nde yerini yeni bir dayatmacı düzene bırakmıştı. Yeni söylem modern olmak üzerineydi. Topluma bu sefer de Atatürk ve o dönemin söylemi dayatılmış oluyordu. Batı’nın da oryantalist bakış açısıyla diğerleri olarak tanımladığı Doğu’ya alternatif modernleşmeyi sunmadığı veya kabul etmediği gibi kimsenin yine seçim yapma hakkı yoktu. Yine tepeden inme durumlar ve söylemler kabul ettirilmeye çalışılıyordu. Zaten Cumhuriyet’i kuran kadroya baktığımızda İttihatçılar olduğunu görüyoruz. Bu da gösteriyor ki Cumhuriyet Osmanlı’dan bir kopuş değil, Osmanlı’dan geçiştir.

Kitapta Ermeniler ve 1915 yılı tapu kayıtları üzerinde de ayrıca durulmaktadır. Ermeniler’-in 1915 yılında yaşadıkları yerlerden ayrılmak zorunda bırakıldıkları ve kalan mallarının  terk ettikleri yerlerde kalan Türkler arasında paylaşıldığı yazar tarafından belirtilmektedir. Bu bilgi tarih kitaplarında ise 1915–Tehcir Kanunu olarak geçiyor. Bu kanuna gerekçe olarak da Ermeniler’in Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ayaklanmalar çıkarmaları ve Türk vatandaşlara eziyet etmeleri gösteriliyor. Aynı bilginin iki farklı şekilde yansımasını görüyoruz. Burada önemli olan nokta bu geçiş, gidiş ve terk edişlerin Ermeniler tarafından istekli olarak gerçekleştirilmemiş olması ve hatta kitaplarda, okullarda öğretildiği gibi zor kullanmadan olmamış olmasıdır. Kan da dökülmüş, haksızlığa da uğratıldıkları olmuştur ancak, günümüz konjonktüründe bu söyleme izin verilmemektedir.

Aynı sistem içerisinde ele alınması gereken bir diğer konuda Cumhuriyet’le birlikte demokrasinin de geldiğine dair benimsenen tutumdur. Cumhuriyet laikliği de otomatik olarak getirmediği gibi demokrasiyi de getirmemiştir. Cumhuriyet’te Tek Parti Dönemi yaşanmıştır. Farklı seslerin yer almadığı bir dönem vardır. Ayrıca demokrasinin olduğu bir ülkede iktidarda bulunan partiparti kurdurmaz,  parti kurulur. Fakat Atatürk’ ün talimatı üzerine parti kurulmuş ve yine Atatürk tarafından aynı parti muhalefet olma görevini yerine getirdiğiiçin kapattırılmıştır. Burada kritik olan nokta bence demokrasiye tehdit olarak görülen bir parti kapattırılarak demokrasi korunabilir mi ya da aslında bu korunan şeyin hala demokrasi olduğunu söylemek mümkün olabilir mi noktasıdır. Parti kapattırmak ve demokrasi kelimeleri ne kadar bir arada kullanılabilir?

Kitapta üzerinde durulan diğer konu ise Latife Hanım’a ait evraklardır. Latife Hanım’a ait evraklar kamuoyuna açıklanmamakta, ele geçirilen yazılar gizli tutulmaktadır. Bu durum da zaten o yıllarda (2005) henüz inançlarımızın dışına çıkmaya hazır olmadığımızı göstermektedir. Latife Hanım’ın içinde bulunduğu statüye ve aile yapısına baktığımızda bunların hiçbirinin medyada veya tarih kitaplarında yer almadığını görürüz. Daha doğrusu yer almadığı için bunları göremeyiz. Gösterilen daha çok Latife Hanım’ın evliliğiylesınırlandırılmış olan hayatıdır. Atatürk ile evliliğinden öncesi ve sonrası yoktur. Aslında bence bu bakış açısı bildiğimiz anlamda okunan tarihten ve okunan her türlü metinden çok da farklı değildir. Sistemin her parçasında olduğu gibi tarih alanında da erkek bakışı egemenliğini korumaktadır. Kadının toplumsal cinsiyetinin belki de en büyük parçası olarak oluşturulan evli olmak burada Atatürk’ ün eşi olmanın verdiği yükle olsa gerek etkisini daha da fazla göstermektedir.Yani kadın yine evli olmak üzerinden tanımlanan bir konuma sahiptir.Belgelerin açıklanmaması konusuna dönecek olursak yazarın da belirttiği gibi belki de bu belgelerin açıklanmamasındaki en korkunç taraf bu durumun çeşitli kadın örgütleri tarafından da destekleniyor olmasıdır. Birçok kadın örgütü de bu belgelerin açıklanmamasından yanadır. Bu açıdan baktığımızda erkek egemen toplum yapısının aynı sistem içindeki tüm kuruluşlarda ve kurumlarda etkin olan aynı eril bakışıngücünden söz etmek yanlış olmayacaktır. Kadına susan ve sesini çıkarmayan bir varlık olarak toplumda yer verildiğinden mi bilinmez Latife Hanım sustuğu dönem boyunca takdir almıştır. Konuşsaydı, doğru ve yanlış düşüncelerini belirtseydi ki bir de olumsuz duygularını dile getirseydi aynı takdiri alamazdı diye tahmin ediyorum çünkü,onun düşüncelerinden ve duygularından korkulmuyor olunsaydı bu evrakların kamuoyuna açıklanması da sakıncalı bulunmazdı.  Birileri o evrakları yok da saysa, açıklanmasına engel de olsa gerçeklik orada öylece duracak ve açıklanmaması hiçbir zaman var olmadığı anlamına gelmeyecektir. Hatta açıklanmadığına göre kötü olan bir şeyler var demek kolaylaşacaktır.

Kitabın aynı bölümünün takip eden kısımlarında Recep Zühtü Soyak olayı, CHP’nin Osmanlı’dan kalma iki dereceli seçim sistemi, 1942 seçim yasası, 1946 seçimi,  hükümet-CHP kaynaşması, CHP’nin hem parti hem hükümet olması gibi konular üzerinde de duruluyor. Kitabın geneline baktığımızda verilen bilgilerin birbiriyle tutarlı olduğunu görüyoruz. Örneğin kitabın başında belirtilen Cumhuriyet’in değişim değil de geçiş olduğu düşüncesi defalarca desteklenmiştir. Cumhuriyet seçim sistemi olarak da Osmanlı’dan kopuş yaşamamıştır. Osmanlı’da çevre olan Milli Mücadele’yle beraber merkez olmuş da olsa bu yeni merkez kendisine çevre, ki bu eski merkez oluyor, yaratmaktan kaçınmamıştır. İktidar monopolize edilmiş ve demokrasi işlevini gerçekleştirememiştir çünkü,CHP hem hükümet hem de parti yapılmıştır ve hatta varlığını uzun süre tek başına sürdürmüş, farklı seslere müsaade etmemiştir. Her yeni gelen kendi sistemini kurmuş, alternatifleri kabul etmeyerek kendi egemenliğini sürdürmeye çalışmıştır. İktidar monopolize edilmiştir.

Kitabın aynı bölümünde Nutuk üzerinde de durulmuştur. Bilindiği gibi Nutuk Atatürk tarafından yazılmış otobiyografik nitelikte bir kitaptır. Bu, Cemil Koçak’ın da belirttiği gibi tek bir adamın kitabıdır. Atatürk’ün siyasi görüşlerini barındıran bir kitap olarak görülebilir. Nutuk bir kişinin görüşlerini içinde barındıran siyasi bir metindir. Yazıldığı dönem içerisinde alternatif görüşlerin ifade edilmesini Atatürk de çevresindekiler de kabul etmemiştir. Her şey tek bir ağızdan, Atatürk’ün ağzından anlatılmıştır. Oysa o dönemde Kazım Karabekir’in anıları Nutuk’a alternatif olabilecekken engellenmiştir ve ancak 1968’den sonra kamuoyuna sunulmuştur. Yine alternatiflerin kabul edilememe durumu söz konusu olmuştur. Diğer bir deyişle var olan söylemin dışına çıkamama ve dolayısıyla gerçekliğin bu yazılan, çizilen ve gösterilenlerden ibaret haline gelmesi durumu gerçekleştirilmiştir. Yani gerçeklik uzun yıllar boyunca iktidarı elinde bulunduranlar tarafından çizilmiş ve pratiğe dökülmüştür. Nutuk’ta olumsuz olarak bahsedilen isimlerin kendilerini savunmaları yazdıklarını kamuoyuna sunmaları engellenerek durdurulmuştur da denilebilir. Kazım Karabekir’e, Cebesoy’a ve Orbay’a vs. kendi fikirlerini savunma hakkı verilmemiştir. Alternatif fikirler kabul edilmemiş ve hatta ifade bile edilememişlerdir.

Kitabın bu bölümü okunurken akla gelen fikirlerin bir diğeri iseElizabethNoelleNeumann’ın 1984 yılında attığı suskunluk sarmalı oluyor. Bunda ana düşünce kitle iletişimin düşünceleri yansıtmak yerine kamu fikrini yaratmasıdır. İnsanların düşünceleri çoğunluğa uymuyorsa dışlanmamak için düşüncelerini söylemekten korkuyorlar. Fikir söylenmedikçe de o fikir yokmuş gibi oluyor ve söylenmediği sürece ta ki biri bu sessizliği kırana kadar sessizlik devam ediyor. Çoğunluğun söylediği şeyse herkes tarafından kabul edilmiş gibi oluyor. İnsanlar bu noktada seslerini duyurmak için çoğunluğun yanlış temsili nedeniyle fikirlerini açıklama yolunu seçebiliyorlar. Bu noktadan Atatürk dönemine ve o dönemin bugün içerisinde de değerlendirilmesine baktığımızda aynı sarmalın var olduğunu görüyoruz. Yukarıda Atatürk’ e ve o döneme ait hemen her olayda aynı sarmal varlığını göstermektedir. Cemil Koçak’ın bu kitabı ise bu sarmal içerisindeki sessizliği kırmaya çalışan bir hareket olarak görülebilir.Yani sarmalda kritik nokta olan sarmaldan çıkma noktasına örnek gösterilebilecek bir hareket olarak bu kitap gösterilebilir diye düşünüyorum. Cemil Koçak bu sarmaldan çıkmaya çalışmış ve bunu başarabilmiştir.

Kitabın ikinci bölümü ise İnönü ve Tek–Parti Rejimi olarak oluşturulmuştur. Bu bölümde ilk olarak Osmanlı’dan yeni Cumhuriyet’e kalmış olan milliyetçilik akımının etkisinden söz ettikten sonra İsmet İnönü’nün hayatı, askeri başarıları ve Atatürk’le olan ilişkisi üzerinde durulmuştur.

Birçok milleti bünyesinde barındıran Osmanlı Devleti on sekizinci yüzyılda milliyetçilik akımının etkisiyle Balkanlar’da kendisini göstermeye başlayan milliyetçi hareketleri bastırma konusunda başarılı olamamıştır. Toplumun mozaik yapısı bağımsızlık isteğiyle yerini ulus devletlere bırakmaya hazırlanmaya başlamıştır.

İsmet İnönü zaten başarılı olduğu konumunu Sakarya Zaferi ile ve hatta Büyük Taarruz’la daha da güçlendirmiştir. Elde ettiği her başarı onu Atatürk’e daha da yakınlaştırmıştır. İnönü içinde bulunduğu siyasi dönemde Atatürk’ü ve ona ait her türlü tartışmayı döneminin dışında tutmuştur. Atatürk döneminde muhalefet olma yetkileri alınan birçok isim İnönü Dönemi’nde muhalefet olmuştur. Bu, daha ılımlı bir yaklaşım olarak kabul edilebilir ancak, bu kabul ediş karşılıklı bir anlaşma olarak da görülebilir. Onlar yeni dönemde yönetimde yer alacak, fakat eski defterleri de kapatacaklardır. Karşılıklı bir çeşit anlaşma gibidir bu durum. Yani farklılıkların kabul edilmesi için var olana, baskın olana benzemesi gerekiyordu. Var olan muhalefet baskın olana benzetilmiştir demek çok da imkansızolmasa gerek diye düşünüyorum.

İsmet İnönü ve evlilik hayatı üzerine yazılanlara baktığımızda öyle bir hayatın pek de aslında var olmadığını görüyoruz. İnönü’nün hayatının büyük bölümünü ordu ve devlet almıştır. Evlilik hayatı ise bu iki meşguliyet arasına sıkıştırılmış kısa görüşmelerden, geçirilen az zamanlardan oluşmuştur. Bu noktadan baktığımızda vatan sevgisi, vatan ve millet üzerine kurulu bir hayat görüyoruz. Yani milliyetçiliğin toplumun her alanında ve hatta özel hayat söz konusuyken bile ne kadar ön sırada yer aldığını fark ediyoruz. Primodualist yaklaşım üzerinden düşünecek olursak o dönemde de millet kavramının ezelden beri var olan bir kavram olarak kabul gördüğünü söyleyebiliriz. Güneş Dil Teorisi de belki bu arayışın bir uzantısı olarak görülebilir. Bir yere ait olma hissi insana sonradan verilir, bu da millet olmanın bir parçası olarak görülür ancak, buradaki kritik nokta ait olma hissinin doğadan geldiği bilgisi yerine sonradan toplumsallaşma yoluyla edinilen bir bilgi olduğunu kabul etmektir. Önemli olan milliyetçiliğin söylemler yoluyla edinildiğidir. Bu anlayış o dönemde kabul edilmesi zor bir yaklaşımdır çünkü, o dönemde mozaik toplum yapısı Türklük kavramı üzerinden bir arada tutulmaya çalışılmaktadır. Tabii bu durum da bir diğer, öteki yaratılmasına sebep olmuştur ki bunları oluşturan da o dönem azınlıklarıdır. Başta Ermeniler’ in ve Kürtler’in sonrasında Yahudiler’i de İkinci Dünya Savaşı süreciyle bu öteki kavramı içerisinde toplumsal ve siyasal olmak üzere her alanda gördüğümüzü söylemek zor olmayacaktır.

İnönü’nün hayatına geri dönecek olursak hatta o dönemdeki hayatlara bakacak olursak herkesin millet ve vatan dediğimiz oluşumları korumak adına neleri feda ettiğini ve yok saydığını görürüz. Bu bağlamda milliyetçiliğin de din gibi uyuşturucu etkisinin var olduğundan söz edebiliriz. Her iki sosyal mühendislik ürünü de topluma yönelik kontrol mekanizmasıdır. Milliyetçilik ve din gibi ortak vicdan yaratmak kitleleri köleleştirmek demektir. O dönemde de toplum öyle çok soruna maruz bırakılmıştır ki kimse millet var mı, yok mu diye sormamıştır bile. Bence yaşanılan iç ve dış sorunlar sistemin sorgulanması önündeki en büyük engellerden biridir.

Yine kitabın aynı bölümünde İnönü’ nün anılarından bahsediliyor. Bu anıların birinde İnönü ve diğerlerinin Lozan’da olanlarla ilgili yazamadıklarını içeriyor. İnönü Lozan’da kimseye bir şey yazdırmadıklarını belirtiyor. Burada yazarın kitabın en başında üstünde durduğu konuşulmazsa olmamış kabulü ve gerçeğin sadece bir kısmını, aydınlık yüzünü gösterme gibi iki görüşünü tek bir örnek destekler niteliktedir. Bu da kitabın iç tutarlılığını yansıtmaktadır.

İnönü’nün iktidar olduğu döneme baktığımızda ele alınması gereken bir diğer konu da siyasetten uzaklaştırılmış olanların yeniden siyasal alana alınmış olmasıdır. Atatürk kendi ricasıyla muhalefet olarak kurdurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı yine kendi isteğiyle kaldırtmış gibi olmuştur çünkü, Fethi Okyar kendisi partiyi bırakmak zorunda kalmıştır. Cemil Koçak kaldırılma nedeni olarak da muhalefetin muhalefet görevini yerine getirdiği üzerinde durmuştur. Bu noktada kritik olan durum  Cumhuriyet’te iktidarın parti kurdurması ve kapattırması üzerineydi. Burada üzerinde durulması gereken bir diğerdurum İnönü’nün dönüşümü gerçekleştirmesi yani siyasetten atılanları yeniden göreve almasıdır. Atatürk ve İnönü’nün karşı karşıya geldiği konulardan biri de buydu demek yanlış olmayacaktırancak, İnönü bu karşıtlığını ancak Atatürk’ün ölümünden sonra gösterebilmiştir. Atatürk henüz hayattayken iseİsmet İnönü ancak Atatürk’ün Celal Bayar’ın özel girişime yönelik tutumuna dair Atatürk’ün de onun yanında özel girişimi destekleyen tutum sergilemesinin karşısında durabilmiştir. Bu iki duruma baktığımızda birincisinin yani muhalefetin muhalefet görevini yerine getirmesinin iktidara ve güce birebir tehdit olduğunu söylemek mümkündür. Belki de bu nedenle muhalefetin ömrü çok uzun olmamıştır. Atatürk hayattayken İnönü o dönemde ne muhalefeti yönetim bünyesine alacak güce sahipti ne de Atatürk’e karşı durması mümkündü demek ki. İktidar vardı ve karşıt bir görüşü İsmet İnönü dahi dile getirememişti. Belki de İsmet İnönü dile getirmedikleri sayesinde Atatürk’ün yanında kalabilmiştir ve Nutuk’ta Atatürk’ün İsmet İnönü hakkında yazdığı olumlu düşünceler İnönü’nün dile getiremediklerinin bilinmemesi nedeniyle yer almaktadır. Bu durum ortada her an kullanılmaya hazır bir güç mü vardı sorusunu akla getiriyor. Osmanlı’daki din bağnazlığının ve tutsaklığının yerini o dönem için şimdi yeni söylemler ve güçler almış gibi görünüyor.

Milli Şef Dönemi içerisinde ele alınmasının önemli olduğunu düşündüğüm bir diğer önemli konu ise köy enstitüleridir. 1940 yılında İsmet İnönü himayesinde dönemim milli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel tarafından köylere eğitim götürmek amacıyla kurulmuşlardır. Köy enstitüleri tarlada yetişen ürün hakkında bilgisi olmayan, okuma ve yazma bilmeyen bir topluluğu kırsallarıyla birlikte eğitmek için oldukça etkin bir yöntem olarak görülebilir. Bence bu noktada Cemil Koçak’ın kitabında eksik olan nokta Atatürk’ün ilk defa köy enstitüleri kuruluş yasasını çıkarmış olduğu üzerinde durmamış olmasıdır. Hatta Atatürk’ün bunun bir örneği olan askerliğini çavuş olarak yapmış erlerden köy öğretmeni yetiştirilip köylerine öğretmen olarak gönderilme projesini önermesinden ve bunun üzerine projenin uygulanmasından hiç bahsetmemiştir bile.

Kitabın ikinci bölümünde değinilen bir diğer konu Türk Yahudileri’ne yönelik devletin tutumudur. Türkler’in Asyalı mı Avrupalı mı olduğuna yönelik Almanya’daki tartışmalar bir kenara bırakılıp da Türkiye’nin sadece Avrupalılaşma! çabaları ve süreci övgüyle vurgulanırken Türkiye’de de bir diğer taraftan Yahudiler’e yönelik tutumun da üzerinde durulmalıdır. Yahudiler’e yönelik anti–semitizm, Türkleştirme çabaları, Türkçe dil zorlamaları uygulanırken ve aynı zamanda Almanya’dan Türkiye’ye Yahudi göçleri artarken Yahudiler’e yönelik cezalarla yaptırımlar söz konusu olmuştur. Almanya’ya destek verici nitelikte yaptırımlar uygulanmıştır ve bence Almanya’nın sahip olduğu ve pratiğe döktüğü ırkçı söylem ulusal politikada da desteklenir hale gelmiştir. Hatta bu ırkçı söylem o kadar etkin hale gelmiştir ki sadece Türk olduğu kesinleşen Yahudiler ile ilgilenileceğine dair duyurular devlet eliyle yapılır olmuştur. 1941 yılının ikinci yarısından itibaren bu yaklaşım yerini daha da kuvvetlendirirken üstüne bir de Türk Yahudiler’e yönelik yaklaşım da zenginler, külfetsizler gibi ayrımları da bünyesine eklemiştir.

Diğer yandan toplumsal alanda da basın aracılığıyla Yahudiler üzerinde büyük baskılar şekil almaya başlamıştır. Yeniden ve sert vurgulu Yahudi temsili basında da geniş kitlelere ulaşacak şekilde kendini göstermeye başlamıştır. Hedef gösterici nitelikte olan bu söylem hem karşıtlığını göstermekte hem de saldırgan bir niteliğe bürünmektedir. Yahudiler’e yönelik söylem medyada sık sık “Serseri Yahudiler” başlığı altında ele alınır olmuştur. Ayrıca toplumsal alanda “Vatandaş, Türkçe konuş” gibi kampanyalar da varlığını göstermeye başlamıştır. Farklılıkların ve toplumsal yapıdaki mozaiğin Türklük kavramı içinde eritilmeye çalışılması amacının etkisini burada da daha ırkçı bir söylem içerisinde görüyoruz. Bunların hiçbiri ve hatta Yahudiler’in Erzurum’daki çalışma kampına gönderilmesi, evlerinden edilmesi, onlara ait altınlara ne olduğu gibi konulara dair herhangi bir bilgi herhangi bir yerde veya belgede yer almamaktadır. Bununla birlikte gerek Yunanistan’daki gerekse Paris’teki ve Almanya’daki Yahudiler’in kökenine yönelik yapılan araştırmaların belgeleriyle ve isim sıralı listesiyle beraber bir kısmının ülkeye alındığını gösteren belgelerin yanında akıbeti belli olmayan Yahudiler’e yönelik ırkçı tutuma basında aynı nefret söylemi içinde yer verildiği kitapta da kendine yer bulmuştur.Farklı bir açıdan bakacak olursak Yahudiler’e yönelik bu tutumun tam da Batı’nın oryantalist bakış açısıyla tanımladığı Doğu’ya yönelik tasvirinden ve Doğu’ya dayattığı modern olma tanımından çok da farklı olmadığını söyleyebiliriz diye düşünüyorum. Yahudiler’i öteki haline getirip onları kabul etmeme ve hatta ülkeden uzaklaştırma politikası buna kanıt olarak gösterilebilir.

Aynı dönemde bu gibi durumlar, daha doğrusu milli çıkarlar söz konusu olduğunda milliyetçilik duygusundan ve milliyetçi hareketi destekleyen gruplardan faydalanılmaya çalışılırken onlarla işin bittiği noktada aynı gruplar engellenmeye çalışılmıştır. Yani milliyetçilik devletin söyleminde ve politikasında yeri sürekli değişen, ancak her zaman anahtar ideoloji ve politika olarak varlığını sürdüren bir yaklaşım olmuştur. Mesela Almanya ile olan ilişkilerin yönüne bağlı olarak basın da kullanılarak halk milliyetçilik duygularının sömürülmesi vesilesiyle Yahudiler’e karşı kışkırtılırken bir diğer durumda Alman propagandası yapan, milli kalkınmayı savunan ve Alman etkisine karşı çıkan yayınlar yasaklanmıştır. Yani milliyetçilik dönemim söylemine göre şekil almıştır. Daha doğrusu milliyetçiliğe dönemin söylemine göre şekil verilmiştir. Bence kitabın iki farklı kısmında geçen bu iki durum yani Yahudiler’e yönelik basın tutumu ve Alman etkisine karşı çıkan basına getirilen yasaklama gibi iki farklı tavır milliyetçiliğin kullanıldığına yönelik görüşü destekler niteliktedir. Bu iki durum kitabın ve yazarın kendi içindeki tutarlılığını göstermesi açısından önemlidir.

Yine kitabın aynı bölümünde basına yönelik hazırlanan Matbuat Kanunu üzerinde de oldukça geniş yer verilerek durulmuştur. Bu kanuna göre hükümet istediği yayına izin verme yetkisine sahipken aynı zamanda istemediği veya hoşuna gitmeyen her türlü yayını da kaldırma veya durdurma hakkına sahiptir.Yani ana akım medya dışında alternatif medya ortamı söz konusu değil demek herhalde imkânsız olmayacaktır. Medyanın Sevda Alankuş’-un da “Demokrasi ve Başka–Medya İlişkisi” isimli makalesinde belirttiği gibi görünürlük açısından alternatif medyanın önemli bir araç olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte kapitalist medya sisteminin etkisini daha o dönemde medya üzerinde görmek mümkündür. Tuğrul Eryılmaz’ın da “Yaygın Medyada Ne Yapılabilir”adlı makalesinde altını çizdiği gibi medyada üçüncü bir türe yer yoktur O dönem haberlerine ve hatta karikatürlerine dahi bakacak olursak farklılıkların kendini temsil hakkının olmadığını görürüz. Her şey otoritenin bakışıyla yaratılan  gerçekliğiyle yansıtılmış ve gösterilmiştir. Günümüzdeki alternatif medyanın varlığı o dönemde mümkün olmamakla birlikte reklamlar bile Almanya ürünleri üzerinedir. Bu durum da zaten Almanya’nın Türk basını üzerinde oldukça etkili olduğunu göstermektedir. Özellikle basının, radyonun ve gazetelerin Almanya tarafından propaganda aracı olarak kullanıldığı göz önünde tutulduğunda Yahudiler’e yönelik basın tutumunu tahmin etmek bile hiç zor olmasa gerek diye düşünüyorum. Almanya’nın etkisi köy enstitülerinin kapatılması üzerinde kendisini gösterirken aynı zamanda kültürel yaşamda, dergilerde, müzik yapısında ve milliyetçi yapıya sahip dergilerde de etkisini göstermiştir. Almanya’nın etkisiyle beraber her türlü yayın yerini Alman propagandası yapma göreviyle doldurur olmuştur. Hatta köy enstitüleri konusuna kısa bir dönüş yapacak olursak Cemil Koçak’ın da kitabında belirttiği gibi köy enstitüleri Almanya’nın isteği üzerine kapatılmıştır. Burada üzerinde durulması gereken bir konu da bence bu köy enstitülerinin kapatılması konusu söz konusu olduğunda Cemil Koçak’ın sadece Almanya’nın etkisi üzerinde durmuş olmasıdır. Cemil Koçak’ın Almanya’nın etkisi olduğu argümanının yanında ABD’nin Truman doktrini ile yardıma başlamasına karşılık olarak Sovyet sistemine benzetilen köy enstitülerinin kapatılmasına yönelik isteği ve halkın çıkan dedikodular nedeniyle çocuklarını tek tek, yavaş yavaş köy enstitülerinden almaları üzerinde hiç durmamış olması dikkat çeken bir noktadır.

Kitapta ele alınan diğer konu ise DP iktidarı sonrasında CHP’nin kendisini ortanın solu olarak tanımlamasıdır. Yazar buna bir de CHP’nin DP’nin devamı ve yandaşı olan siyasal partileri de üstü kapalı olarak sağcı olarak vasıflandırmış olmasını ekliyor. Bunu görür görmez insanın aklına gelen şey yine bir ötekileştirme, kendini öteki olmama üzerinden tanımlama biçimi oluyor. Mesela erkek kavramının kadın olmayan anlamına gelmesi gibi burada yapılan CHP tanımı da ortanın solu yani sağcı olmayan gibi yapılıyor.

Kitabın Tek Parti Rejimi Dönüşürken isimli üçüncü ve son bölümünde ise bence Türkiye’nin sürekli değişim gösteren iç ve dış konjonktürü içinde yerini zaman zaman açıkça gösteren, belli eden ve devletin tüm kurumlarıyla etkisini gösteren milliyetçiliğin konjonktüre uygun olarak nasıl kullandığı üzerinde durulurken aynı zamanda ırkçı söylem, sosyal politika üzerinde de durulmuştur. Milliyetçilik açısından o dönemi ele aldığımızda devletin benimsediği temel ideoloji olduğunu söylemek mümkündür ancak, burada vurgulanması gereken nokta milliyetçiliğin farklılıkları kabul etmediği gerçeğidir. Aslında milliyetçilik ideolojisinin içeriği de bu olarak görülebilir. O dönemde de günümüzde de milliyetçilik alternatifleri kabul etmemektedir. Milliyetçilikle hedeflenen sosyal bütünleşmedir. Milliyetçiliği ulus devletten ayrı düşünmek mümkün değildir. Ulus devletin başarılı olduğu noktada ise ulusu oluşturan bireyler milli duyguları hissederler. Kimlikleri ve yaşam tarzları devletin isteğine göre rızayla değişir ki bu durum da aslında milliyetçiliğin gerçekten de farklılıkları ortadan kaldırmada nasıl araç olduğunu anlamamızı sağlayan bir diğer noktadır. Bu durum da zaten var olan ulus devletin niteliğini ve varlığını destekler niteliktedir.

Fakat bazı durumlarda milliyetçilik ideolojisi de ulus devlet anlayışı da doğru çalışmaz. Tam da bu esnada devlet bölünmeyi engellemek adına şiddete başvurur. Bu, çoğu zaman fiziksel şiddetle çoğu zaman da farkındalık bile yaratılmadan yapılmıştır. Bu durumu çoğu zaman etnik gruplar üzerinde asimilasyon veya imha çalışmaları olarak görürüz. Diğer yandan ise bu gruplar varlıklarını sürdürürler ve egemen milliyetçilik anlayışına tehdit oluştururlar. Kimi zaman yok edilenlerin temsilcisi olarak karşımıza çıkarlar ki bunlara Nazi Almanya’sındaki Yahudiler örnek gösterilebilir, bazen de tamamen ayrılma yanlısı bir politika izlerler. Burada belki de önemli olan nokta devletin farklılıklara rağmen halkın isteklerini karşılayıp karşılamadığıdır. Bunun için halkın isteklerini hükümete iletecek, her türlü farklı isteğin sesi olabilecek bir yapının varlığı kilit noktası olarak görülebilir. Bu da farklı siyasi partilerle ve sendikalarla mümkün gibi görünüyor. Burada da belki Cemil Koçak’ın da bahsettiği tesanüt görüşü devreye girebilir. Yani farklılıklara rağmen millet fertleri arasında manevi bir birlik, bir gönül bağı oluşturulmalıdır. Sıkıyönetimler nasıl ülkeyi korumada bir araç olarak görülüyorsa milli birlik de aynı işlevi görüyor.

Sonuç olarak kitabın önemi farklı bir bakış açısıyla oluşturulmuş olmasında ve belki de yukarıda söz edilen her türlü konunun artık konuşulmasına zemin hazırlamasında yatmaktadır. Objektif bir bakış açısıylayazılan satırlar yukarıda belirttiğim birkaç noktada eksik olsa da Türkiye tarihine bir de başka bir taraftan bakılması sebebiyle kendinden sonra geleceklere örnek teşkil edebilir. Kabul ediş yerine sorgulama ve düşünmeye iten itinayla hazırlanmış farklı bir tarih kitabıdır. Okuyucuya sunulan belgeler ise ezberden uzak gerçekçi resmi tarih anlayışını göstermesi açsından tatmin edicidir. Genel bir bakış açısıyla ele alacak olursak kitabın içerdiği konular tüm dünya için geçerliliğini hala koruyan milliyetçilik, ötekileştirme ve modernite gibi kavramlar üzerinedir. Siyasetin ve tarihin bu kavramlara göre şekillendiği ve geçmişin bile bu uğurda değiştirilebildiği ve hatta yeniden yazıldığı hala varlığını devam ettirmekte olan bir süreçtir.

 

Referanslar

 

Alan kuş , Sevda , Demokrasi ve Başka – Medya İlişkisi

Bora, Tanıl, NationalistDiscourses İn Turkey

Keyder, Çağlar, 1990’larda Türkiye’ de Modernleşmenin Doğrultusu

Neumann, Noelle, Elisabeth, Suskunluk Sarmalı.

Eryılmaz , Tuğrul , Yaygın Medyada Ne Yapılabilir ?

Hall, Stuart , The West andthe Rest : DiscourseandPower

vanZoonen, Liesbet, Medyada Feminist Yaklaşımlar

http://www.foreignpolicy.org.tr/arkaplan/aralik03/tr/aykonu.htm

http://www.turkcebilgi.com/kose-yazisi/87746/topal-osman-ya-da-osman-aga

http://www.turkcebilgi.com/kose-yazisi/90434/amaclari-ne-olabilir-ki

http://www.turkcebilgi.com/kose-yazisi/89064/cemil-kocak-ve-tarihi-tartismak

 

 

 

Etiketler: » » »
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.