logo

Ben hiç barış görmedim


Kazım Kızıl
kazimkizil@hotmail.com

 

…Şu anda öldürdüğüm adamla yan yanayız. İkimiz de anladık ki; ‘Savaşacak insanlar olmazsa, savaşlar da olmaz.’ Size öğretilen her şeyi unutun. Çünkü Tanrı ikimize de bakıp ağladı!…

 

***

Biz ki eğlence düşkünüyüzdür; monotonluktan sıkılır değişikliği severiz… Sıradan olmamak için yılbaşı geceleri kukuleta bile takar, içer ve içtikçe sokaklarda bağıra çağıra şarkılar söyleriz…

 

Nutellayı kavanozundan kaşık kaşık yeriz. “Of sıkıldım hadi bir şeyler yapalım ya” diyerek en içten dileklerinizi uluorta dökeriz. Sonra yeni öpüşler ve kokular peşinde gezeriz. Küçük bir öpücükle dünyalar bizim olur, uzun bir sevişmeyle tüm kâinat… Öyle aşk ve hormon doluyuzdur.

 

Kavga gördük mü kaçar, hakarete uğradık mı alttan alırız. Haz etmeyiz kandan, bıçaktan, silahtan. Öyle barışçıl ve sevgi doluyuzdur…

Yazın sahillerden, tatil köylerinden çıkmayız; kışın sinema salonlarından, sıcak kafelerden.

Renkli giysilere bayılır, ayakkabının her türünün her rengini isteriz; alırız da… Acıklı filmlerde ağlar, komedilerde yerlere yatarız. Bir kahvenin 40 yıl hatrına inanırız; öyle naif öyle tamahkârız…

 

Yani diyeceğim o ki; hayatı severiz biz, dolu dolu yaşamayı, her rengi görüp, her güzelliği tatmak isteriz.

 

Peki, o zaman neden?

 

Yani bu kadar içten gelen ve iliklerimize kadar bizi saran, ölümden ölümüne korkutan bu yaşama sevincine karşı içimizdeki bu “savaş” hayranlığı neden? Neden hayatı en güzel biçimiyle yaşamaya çalışan bizler; birilerinin ölümlerini kutsuyoruz?

Evet, Dağlıca’da ölen askerlerden bahsediyorum. Aynı zamanda sonrasında öldürülen PKK’lılardan… Siz ister asker deyin, ister şehit, ister terörist deyin, ister gerilla… Hepsi bu ülkenin ama iyi ama kötü ama onurlu(!) ama kalleş(!) evlatları…

 

Her iki tarafın destekçileri de ölülerine “şehit” diyor… Evet; şaşırıyorsunuz şimdi belki, eminim ki kızıyorsunuz da: “Nasıl teröriste şehit derler? Bu insanlar çıldırmış olmalı?” diyorsunuzdur.

 

Haklısınız; evet, o insanlar çıldırmış; aynen sizin gibi… Siz de çıldırmış durumdasınız çünkü… Siz; yani savaşlardan ders yerine onur damıtanlar!! Siz kanı kanla yıkayıp, kandan kına yakanlar, ondan medet umanlar!!

Yani siz; “Evet savaşlar kötü ama onlar da şunları bunları yaptı…” diyerek tek cümlede barışı ölümler üzerinden tekrar ve tekrar katledenler…

Hepiniz tamamen çıldırmış; paranoyalar deryasında boğulmuşsunuz!

 

Adam ölmüş ya hu; şehit olsa ne olur, olmasa ne olur? Vatan sağ olsa ne olur, vatan hayali kursa ne olur? Kahramanca vuruşarak ölse ne olur, pusu sonucu kahpece ölse ne olur?

 

Adam ölmüş ya hu; ölmüş… Toprağa verildikten 3 ay sonra o güzel mavi gözlü nişanlılarımız, teni kavruk esmer tenli oğullarımız, sert bakışlı bıçkın delikanlılarımız toprak olacak, toprağa karışacak. Ve şansılarsa eğer belki bir ilkokula verilir ismi; yakınlarına üç beş kuruş maaş bağlanır o kadar… Daha ötesi yok!

 

Ölenler bize bir şey söyleyebilecek olsalardı eğer, eminim şunu derlerdi:
“Şu anda öldürdüğüm adamla yan yanayız. İkimiz de anladık ki; ‘Savaşacak insanlar olmazsa, savaşlar da olmaz.’ Size öğretilen her şeyi unutun. Çünkü Tanrı ikimize de bakıp ağladı!”

 

Evet; Tanrı da ağlar. Çünkü o “birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık…” demiş bir Tanrı… İster yüce yaratıcı deyin, ister enerji, ister doğa ana deyin, ister saat tamircisi… Evet; bizi ayıran o… Türk-Kürt diye… Alevi-Sünni diye… Beyaz-siyah diye… Sarı-çekik gözlü diye… Ama birbirimizi katletmemiz, kanlarıyla boğmak için değil; tanımamız için… bizden başka dünyaların, hayatların olduğuna inanmamız için… renk için, koku için, mimik için, fikir için…

O Tanrı elbet ağlar!

 

Başta söylediğim gibi; monotonluğu, sıradanlığı sevmeyen bizler, 30 yıldır devam eden bu savaştan nasıl oluyor da bıkmıyoruz? Nasıl oluyor da; savaşların, insanların birbirlerini öldürmesinin bir çare olmadığını ve olamayacağını göremiyoruz? Tarihin hangi döneminde savaş çare olabilmiş ki? Habil’le Kabil’den beridir insanlık savaş ve teyakkuz halinde; düşman uyumadığı için sürekli uykusuz halde…

 

“Barış istiyorum! Hemen şimdi!” demekten başka ne çıkar yolumuz var? Şiddetin her türlüsüne karşı çıkmaktan başka ne çaremiz var?

Öldürelim tamam… Öldürsünler amenna… Biz öldürelim tamam… Onlar öldürsünler amenna… Biz-siz… Biz-siz… Ulan öl-öldür nereye kadar?

Fark etmiyor muyuz; toprağa çiçek eker gibi insan ölüleri ekiyor ve aman kemikleri sızlamasın diye toprağı kanla suluyoruz?

 

Ve etraf lavanta ve kekik yerine kan ve barut kokuyor? Açıkçası bu kokudan benim midem bulanıyor…

 

– Ben hiç barış görmedim… Hem de hiç!!

Biz beraber intihar edilen iki güzel halkın,

ve aynı göğün çocuklarıyız…

Bizi intihar etmelerine izin vermeyelim…*

Uzatın yüzünüzü bana,
sizi çıkarsız ve umarsız,

yanaklarınızdan öpmek istiyorum…

 

Kazım KIZIL

 

* “Beni intihar ettiler…”
Antonin Artaud
Fransız oyun yazarı, aktör, yönetmen ve şair

 

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • ONLAR HEP GÜLÜYOR

    08 Ağustos 2017 İnsan, Köşe Yazıları, Manşet

    Bir mücadele düşünün; kavganın güzelliğinde, güzellik kattılar kendilerine. Semih- Esra Özakça çifti ve Nuriye hocamız. Onurlu bir kavganın üç direngen insanı. Talimatlarla yapılan bir işte ‘’Adalet’’ aranır mı? diye haykırıyor Semih abi, eşine yazdığı mektubunda. Türkülerin ne güzel, sesin ne güzel deyişi hiç mi acıtmadı vicdan’ınızı ?  Ya eşyalarını dolaba yerleştirirken Esra’sının polarını bulması ve kendi kokusu sinmesin diye üşüse de giyememesi ya da doyasıya koklayamaması, hiç mi ürpertmedi içinizi ? Ömrüm kendine dirençli ve inanç...
  • Kitap Film Uyarlaması 6: The Sound and the Fury

    08 Ağustos 2017 Edebiyat, Kitapkurdu vs Sinefil, Köşe Yazıları, Manşet, Sinema

    Kitap: The Sound and the Fury - William Faulkner (1929) Film: The Sound and the Fury - Martin Ritt (1959) The Sound and the Fury - James Franco (2014) Faulkner'ın başyapıtı sayılan The Sound and the Fury'nin ve bilinçakışı tekniğiyle yazılan diğer bilimum romanın sinemaya uyarlanmasının her zaman içim imkansız olduğunu düşünürüm. The Sound and the Fury konusu itibariyle çok da ahım şahım bir şey olmasa da yazım stili açısından takdire şayan. Kitap ilk olarak zihinsel engelli Benjy'nin gözünden anlatılarak başlar, ardından bunalımla...
  • Altay için yeni bir sezon yeni bir heyecan

    07 Ağustos 2017 Güncel, Köşe Yazıları, Manşet, Spor

    2017-2018 SEZONU ALTAY VE DİĞERLERİ Geçen sene zor bir yıl oldu bizim için önce sapır sapır hoca değişikliği sonra gelen 20 maçlık yenilmezlik serisi ve sezon sonunda gelen play-off şampiyonluğu yine bizleri heyecanlandıran ve yeniden hayal kurmamızı sağlayan bir sürece itti. Evet geçen sene zor bir süreçti. Yeni bir yönetim yeni bir oluşum start verdi, Türkiye’ nin her yerinde spor okulları projesi, alttan gelen takıma birkaç dokunuş ve zamanında ödenen paralar ile ivme kazandı takım, belki zor bir yıldı ama yüzümüzün akı ile şampiyonl...
  • Cinsel Devrim

    02 Ağustos 2017 Araştırma, İnsan, Kadın, Köşe Yazıları, Manşet

    Cinsel Devrim; feminist hareket içerisinde yer alan 60'lı ve 80'li yılları kapsayan ve o yıllar arasında gerçekleştirilmiş olan bir hareket. Bu devrim sadece kadınları değil eşcinselleri de kapsar. Avrupa ( İsveç) ve Amerika ( San Fransisco) bu hareketin ilk adımlarının atıldığı ve kısa zamanda tüm dünyaya yayılmasında öncülük eden iki şehir olarak tarihe geçti. 68 kuşağı ya da 68 ruhunun gerçekleştirmiş olduğu bir harekette 68 ruhu, toplumdaki bütün adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri reddetti. Kadınların cinsel anlamda da özgür olmaları gerekt...