logo

Kandil Geceleri “Fitil Olurum”!!


Kazım Kızıl
kazimkizil@hotmail.com

Kandil Geceleri “Fitil Olurum”!!

Dini hassasiyetleri olan kişilerin yanında alakalı alakasız herkes “Kandil geceleriniz hayırlara vesile olur inşallah.” minvalinden bir şeyler yazmaya başlayınca Facebook duvarlarına, benim de yazmam farz oldu. (Uvvv dini bir kelime kullandım; kaç sevap biriktirdim acaba?)

Bu arada şimdiden uyarayım hiciv içeren ve yer yer imgesel bir dil kullanacağım; dini hassasiyetleri yüksek(!) olan arkadaşlar bu noktada yazıyı okumayı bırakıp online Kuran-ı Kerim dinleyebilirler. (Bakın bu dili kullanmaya başladım bile.)

Bu arkadaşları şu adrese yönlendirmek istiyorum:
http://www.kuranvakti.com/sureler/fatiha-suresi/

Ya da “Benlen ne alakası var kardeşim.” diyenlere online müze ziyaretini önerebilirim:
Şu sayfada İslamiyet öncesi İran dönemine ait eserleri görebilirsiniz:
http://www.britishmuseum.org/explore/online_tours/middle_east/the_sasanians/iran_before_islam_the_sasania.aspx

(Şaka yav; gitmeyin bir yere. Okumaya devam…)

Neyse; giden gitsin kalan sağlarla devam edelim. (Dikkat ettiyseniz gidenlere ‘ölü’ gözüyle baktım. Ohh Jesusss… I love this game… )

Gelelim kandil meselesine. Bakınız Diyanet, kandil geceleri ile ilgili ne diyor:
“Müslümanlarca kandil geceleri diye bilinen geceler; Rabiulevvel ayının onikinci gecesi olan Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaib, yine Recep ayının yirmi yedinci gecesi olan Mirac, şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat ve Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olan Kadir Gecesidir. Osmanlılar döneminde II. Selim zamanından başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için “Kandil” olarak anılmaya başlamıştır. Yukarıda adı geçen gecelerin hiçbirisini Peygamber Efendimiz kutlamamıştır. Bunlar Peygamberimizden çok zaman sonra kutlanmaya başlamıştır.”

Kaynak: Diyanet İslam Ansiklopedisi c. 24, s. 300

Peki, normalde İslam Peygamberi zamanında olmayan, kutlanmayan bu kandil geceleri ne oldu da ortaya çıkmaya başladı? Yani kısaca II. Selim’in derdi neydi?

Şimdi burada bir virgül atıp rotamızı Portekiz’e çeviriyoruz. Ve karşımızda tüm ihtişamı, vahşeti, acımasızlığı ve katliamlarıyla Portekizli (evet içinden) diktatör Antonio de Oliveira Salazar…

Ölünün arkasından konuşmak ne derece doğru bilmem ama ismi gibi kendisi de bayağı t…lı bir amcadır bu Salazar. Eee kocaman bir Portekiz’i yönetmek kolay değil. Bir diktatör de olsan kolay değil. Velhasıl-ı kelam bu merakıma haiz olan zamanın bir gazetecisi hazretlerine soruyor:
– “Haşmetlum; bu kocaman ülkeyi nasıl yönetiyorsun allasen?!”

Yüce hazretleri cevap veriyorlar:
– “3F formülü ile ciğerim: Fado, Fatima ve Futbol…”
Fado; Portekiz halk müziği. İşlediği konular, felsefe, fikir olarak bizdeki arabeskin karşılığı. Fatima dediği şey ise ‘din’. Malum; Fatima’nın 3 sırrı efsanesi Portekiz çıkışlı.

Gelelim 3F formülündeki üçüncü F’ye; yani futbola. Evet, Diktatör Salazar yaverlerine emir veriyor: “Bana binlerce insanı uyutacağım beşikler yapın.” Evet evet, stadyumlardan bahsediyor.

Şimdi bu stadyum olayına da bir virgül koyalım ve dümenimizi Meksika üzerine kıralım. Orda bi tekila içip bu sefer havayolu ile Avusturya’ya uçalım. Avusturyalı nörolog Sigmund Freud’e kulak veriyoruz:
– “Gökdelenler, sivri binalar, devasa yapılar şekil olarak penise benzerler ve insanların içlerinde iktidar hırsının dışavurumudur.”

Yani daha fazla kar, daha fazla güç, daha fazla iktidar, daha fazla, daha fazla… hep daha fazla… Hep daha büyüğü, hep daha ihtişamlı ve yücesi…

Avusturya’dan tren yoluyla Fransa’ya geçip Paris’te Michel Foucault’nun “İktidar her yerdedir; direniş de…” sözünün yazılı olduğu bir kartpostal alıp başlangıç noktamıza dönelim: Konstantinopol yani İstanbul’a…

– II. Selim’in malikânesindeyiz efendim.

Yukarıda Salazar ve Freud’dan aktardığım bilgiler ve Foucault’nun veciz sözü ışığında en baştaki soruyu şimdi tekrar soruyoruz kendimize: II. Selim neden camilerde kandiller yakıp insanları buralara davet etti? Neden İslam öncesi dinlere ait bu tür ritüeller zincirini tozlu raflardan alıp gün yüzüne çıkardı?

Bu soruya birkaç nokta ile cevap vermek istiyorum:

1. Öncelikli olarak İslam Peygamberi, birçok konuda geçmiş dinlerin kurallarını, gelenek ve görenekleri bir kenara itip reformcu bir anlayışa imza atmıştır. Çünkü eski dinler özlerinden kopup tapınak dinlerine dönüşmüş; ritüeller içinde resmen boğulmuştur. Yani İslam Peygamberi bu noktada din kavramını tapınaklardan, ibadethanelerden çıkarıp sokağa, hayatın merkezine taşımıştır. (Ya da bunlar tamamen benim uydurmam; bilemiyorum…)

2. Freud’un de bahsettiği gökdelenler ve sivri binalara camiler de dâhil elbette. Doğaldır ki bir padişah olan II. Selim hazretleri tebaasına haşmetini ve gücünü gösterme adına yeni yerler fethettiği gibi, bu tür devasa yapılar da inşa edecekti. Etti de kerata!!
(Hatırlatma yarar var ki Mimar Sinan Selimiye Camii’ni II. Selim zamanında yaptırmıştır.)

3. Diğer taraftan İslam dönemi camileri genelde çok amaçlı olarak kullanılırdı: Fakir fukaraya yemek dağıtan aşevleri camilerdeydi örneğin. Yolda kalmışlara, kervanlara konaklama mekanları idi. İnsanlar camilerde toplanır görüşüp sohbet eder, düğün-dernek kurar eğlenirdi. Ayrıca buralar ilim yuvaları olarak da işlev görürdü. Oysa şimdiki camilere bakınca işlerin ne kadar değiştiği de açık şekilde görülebilir. Camiler o yaşayan ve üreten konumundan sıyrılıp koparılmış, dünyevi “kir”lerinden arınıp ‘Allah’ın evi’ sıfatı ile ilahi merkezler konuma evrilmiştir. Yani bir nevi yaşamdan koparılıp öldürülmüşlerdir.

Bu bakımdan Salazar’ın bahsettiği binlerce kişinin uyuduğu stadyumlara benzemektedirler.

4. Foucalt’ın söylediği sözde görüldüğü gibi iktidarın olduğu her yerde direniş de olacaktır. Padişahların, sadrazamların ve saray ahalisinin, yerelde beylerin, emirlerin lüks ve şatafat içinde yaşadığı, öte taraftan ahalinin kar-kıyamet demeden çalışıp, salgın hastalıklarla mücadele ettiği, savaştan savaşa sürüldüğü bir dünyada direniş de olacaktır elbette. Direnişi kırmanın en etkili yolu ise insanları bir şeyler inandırıp uyutmaktır.

Ve tüm bunlar; yani iktidarını halka kabul ettirip, onları sokaklardan, meydanlardan alıp bir şeylerle meşgul edebilmek için… Zenginin, tüccarın, saray ahalisinin, din adamlarının varlıklarını koruyup tebaadan daha fazla yararlanabilmek için… Yani kısaca iktidarın iktidarını koruyup pekiştirmesi, karşısına çıkabilecek potansiyel tehlikeleri engelleyip halkın enerjisini, zamanını, fikirlerini istedikleri yerlere kanalize edebilmeleri için uydurulmuş günlerdir Kandil Geceleri…

Başka da bir şey değildir…

Ne yazık ki günümüzde de bu misyonlarını layıkıyla yerine getirmektedir. Aynen milli ya da dini bayramlarda yapılanlar gibi; bu yolla toplumsal ve kültürel bir hafıza oluşturulmaktadır. Bu ortak hafıza havuzundan beslenen insanlar da ortak bir bellek geliştirip tek tipleşirler. Ve iktidarların yegâne arzularından biri de varlıklarını koruma altına alan bu tek tipliliktir.

Yani Marks’ın hep yanlış yorumlanan “Din halkların afyonudur.” sözü bu insanlar için başat gerçek konumuna gelmiştir. Afyon bu insanlara “ilaç” etkisi yerine “uyuşturucu” etkisi yapmaktadır.

Hiç lafı eveleyip gevelemeye de gerek yok aslında; ister Müslümanlık ister Hıristiyanlık, ister Yahudilik olsun; camilerde, kiliselerde, havralarda yaşanan tapınak dinlerinin bu insanlığa zerre-i miskal yararı yoktur. Ne yazık ki şu anda İslamiyet ülkemizde mollaların, hocaların, devletin dini konumundadır.

Ve yine açıkça söylemeliyim ki ben bu tür dinlerden de; dini böyle yorumlayıp yaşayan insanlardan da zerre haz etmem. Haz etmediğim “Aman… Herkesin inancı kendisine…” deyip saygı da duymam.

[Not: Eğer insanların inandıkları din savaşlara, ölümlere götürüyorsa inanlığı… Havasından suyundan toprağından taşından yarrlandığı bu dünyada bir şey üretmediği gibi dünyayı olduğundan daha kötü bir yere doğru götürüyorsa bu inançlar… Saygı duymak modernist bir ahmaklıktan başka bir şey değildir benim için… Tabii bu ayrı bir yazı konusu… Şimdilik burada nokta koyuyorum…]

Kandil geceleri konumuza devam edelim…

Devlete bağlı Diyanet İşleri kendi ansiklopedisinde bu tür kandil gecelerinin sonradan ortaya çıktığını söylemekle birlikte; başta kendisi kutlama mesajları döşemekte, camilerde özel programlar düzenlemekte, bu geceler için para, enerji ve zaman harcamaktadır.

Kandil geceleri için geçerli olan tüm bu durumlar Kurban ve Şeker bayramları için de; hac ibadetleri için de geçerlidir. Hepsi anlamından ve özünden koparılmış, deyim yerindeyse insanların vicdanlarını tatmin ettikleri içi boş ritüellere dönüşmüştür.

Açıkçası aynı durum 1 Mayıs İşçi Bayramı için de geçerlidir. Polislerin güvenlik çemberleri altında, şehrin meydanlarına sıkıştırılmış yılda bir kez kutlanan 1 Mayıs kutlamalarının kime nasıl bir faydası olabilir ki? Meydanlardan ara sokaklara inmeyen, yaşamımızın her anında uygulayamadığım, sahiplenemediğimiz o fikirlerin, o enerjilerin, sloganların kime ne faydası olabilir?

Meydanlar da bu bakımdan işçinin emekçinin tapınakları olmuştur…

Peki, bize düşen ne?

– Her neye inanıyorsak inanalım; ister Müslüman olalım ister Hıristiyan; ister dinli olalım, ister dinsiz, ister sosyalist olalım, ister kapitalist… Her ne isek bunu evlerimizde, kapalı kapılar ardında, camilerde, kiliselerde tapınaklarda, etrafı güvenlik güçlerince sınırlandırılmış meydanlarda değil; sokakta yaşamalıyız. Gündelik hayatımızın tam merkezinde. Ve bunu bilinçle yaşamalıyız; bilerek, iliklerimize kadar hissederek.

Aksi takdirde o tapınaklar bir gün başımıza yıkılır; o meydanlarda bir gün asılırız…

Muhabbetle efendim…

 

Kazım KIZIL

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • ONLAR HEP GÜLÜYOR

    08 Ağustos 2017 İnsan, Köşe Yazıları, Manşet

    Bir mücadele düşünün; kavganın güzelliğinde, güzellik kattılar kendilerine. Semih- Esra Özakça çifti ve Nuriye hocamız. Onurlu bir kavganın üç direngen insanı. Talimatlarla yapılan bir işte ‘’Adalet’’ aranır mı? diye haykırıyor Semih abi, eşine yazdığı mektubunda. Türkülerin ne güzel, sesin ne güzel deyişi hiç mi acıtmadı vicdan’ınızı ?  Ya eşyalarını dolaba yerleştirirken Esra’sının polarını bulması ve kendi kokusu sinmesin diye üşüse de giyememesi ya da doyasıya koklayamaması, hiç mi ürpertmedi içinizi ? Ömrüm kendine dirençli ve inanç...
  • Kitap Film Uyarlaması 6: The Sound and the Fury

    08 Ağustos 2017 Edebiyat, Kitapkurdu vs Sinefil, Köşe Yazıları, Manşet, Sinema

    Kitap: The Sound and the Fury - William Faulkner (1929) Film: The Sound and the Fury - Martin Ritt (1959) The Sound and the Fury - James Franco (2014) Faulkner'ın başyapıtı sayılan The Sound and the Fury'nin ve bilinçakışı tekniğiyle yazılan diğer bilimum romanın sinemaya uyarlanmasının her zaman içim imkansız olduğunu düşünürüm. The Sound and the Fury konusu itibariyle çok da ahım şahım bir şey olmasa da yazım stili açısından takdire şayan. Kitap ilk olarak zihinsel engelli Benjy'nin gözünden anlatılarak başlar, ardından bunalımla...
  • Altay için yeni bir sezon yeni bir heyecan

    07 Ağustos 2017 Güncel, Köşe Yazıları, Manşet, Spor

    2017-2018 SEZONU ALTAY VE DİĞERLERİ Geçen sene zor bir yıl oldu bizim için önce sapır sapır hoca değişikliği sonra gelen 20 maçlık yenilmezlik serisi ve sezon sonunda gelen play-off şampiyonluğu yine bizleri heyecanlandıran ve yeniden hayal kurmamızı sağlayan bir sürece itti. Evet geçen sene zor bir süreçti. Yeni bir yönetim yeni bir oluşum start verdi, Türkiye’ nin her yerinde spor okulları projesi, alttan gelen takıma birkaç dokunuş ve zamanında ödenen paralar ile ivme kazandı takım, belki zor bir yıldı ama yüzümüzün akı ile şampiyonl...
  • Cinsel Devrim

    02 Ağustos 2017 Araştırma, İnsan, Kadın, Köşe Yazıları, Manşet

    Cinsel Devrim; feminist hareket içerisinde yer alan 60'lı ve 80'li yılları kapsayan ve o yıllar arasında gerçekleştirilmiş olan bir hareket. Bu devrim sadece kadınları değil eşcinselleri de kapsar. Avrupa ( İsveç) ve Amerika ( San Fransisco) bu hareketin ilk adımlarının atıldığı ve kısa zamanda tüm dünyaya yayılmasında öncülük eden iki şehir olarak tarihe geçti. 68 kuşağı ya da 68 ruhunun gerçekleştirmiş olduğu bir harekette 68 ruhu, toplumdaki bütün adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri reddetti. Kadınların cinsel anlamda da özgür olmaları gerekt...